Hayat bazen insanın üzerine ağır bir yorgan gibi çöker. Gerçekler can yakar, yüzleşmeler yaralar, kabullenmek ise zaman ister. İşte tam da bu yüzden, çoğu insan gerçeği değil, onun yumuşatılmış bir kopyasını tercih eder. Çünkü gerçeklik, bazen duymak istemediklerimizi fısıldar kulağımıza. Yaşamımızda öyle anlar olur ki, yaşanan bir olay tüm dengelerinizi altüst eder. Bir söz, bir kayıp, bir hayal kırıklığı ya da aniden değişen bir kader yönü… O an, çoğu zaman içimizdeki en ilkel refleks devreye girer. ‘Kaçmak.’ Kaçmak, bazen bir sığınma biçimidir; ama uzun vadede insanın kendi gerçeğinden uzaklaşması, kaçması, içsel yaralarının kabuk bağlamasını da engeller. Oysa ‘gerçeklikten’ kaçtıkça, onu büyütürüz. Gözlerimizi kapadığımız her sorun, bir sonraki sabah biraz daha büyümüş bir gölge olarak karşımıza çıkar. Korkularımızı bastırdıkça, ruhumuzun derinliklerinde yankılanan bir ses olur. O: ‘Beni gör.” der gibi içsel bir sesle aklımıza değil, ‘yüreğimize’ seslenir.
İnsanın en büyük savaşı, çoğu zaman dışarıda değil, kendi içinde yaşanır. Dış dünyanın gürültüsü diner bir noktada; ama iç ses, susmaz. O ses bazen bir sorudur, bazen bir korku, bazen de ‘gerçeğin’ ta kendisi… İşte tam o anda, çoğumuzun aklından aynı cümle geçer: ’Keşke bunu düşünmesem, keşke bu gerçekliğimle yüzleşmesem.’
Kaçmak insana ilk anda bir sığınak gibi görünür. Gerçeğin keskin yüzünden saklanmak, onu görmezden gelmek rahatlatır. Bir süreliğine, evet… Ama o kaçış uzun sürmez; çünkü insanın gerçeği, kapıdan kovsanız pencereden geri girer. Kaçtığımız şey, aslında bizi biz yapan parçadır. Onu görmezden geldikçe, kendimizden biraz daha uzaklaşırız.
‘Yüzleşmek’ ise zordur. Çünkü acıtır. Yüzleşmek, insanın kendi kırılganlığını, hatasını, korkusunu çıplak gözle görmesidir. Ama işte o anda bir mucize başlar: Gerçeği görmek, onu kabullenmek, insana yeniden doğmak gibi bir güç verir.
Hayat, yalnızca güzellikleriyle değil, çatlaklarıyla da bütündür. Kırıldığımız, tökezlediğimiz, ‘neden ben?’ dediğimiz anlar da o bütünün parçasıdır. Eğer her fırtınadan sonra güneş yeniden doğuyorsa, bu yüzleşmenin bir ödülüdür. Çünkü her yüzleşme, bizi biraz daha olgunlaştırır, biraz daha özgürleştirir.
Gerçeklikten kaçmak kolaydır; ama bir ömür boyu sürmez. Yüzleşmek zordur; ama bir ‘ömür’ boyu huzur verir.
Ve belki de hayatın anlamı tam burada gizlidir: Gerçeklerden kaçmadan, ama onlara yenilmeden yürüyebilmekte… Oysa gerçeklikten kaçtıkça, onu büyütürüz. Gözlerimizi kapadığımız her sorun, bir sonraki sabah biraz daha büyümüş bir gölge olarak karşımıza çıkar. Korkularımızı bastırdıkça, ruhumuzun derinliklerinde yankılanan bir ses olur o: “Beni gör.”Der.
Gerçekle yüzleşmek cesaret ister. Çünkü yüzleşmek, sadece bir olayla değil, o olayın bize hissettirdikleriyle de tanışmaktır. Acıtır, evet. Fakat o acının içinde büyümenin tohumu vardır. İnsan, kendine ‘dürüst’ olmayı başardığında, kırılganlığının içinde bir güç keşfeder.
Kaçtıkça zincirleniriz, yüzleştikçe ‘özgürleşiriz.’ Gerçeklikten kaçmak bizi oyalayabilir, ama asla iyileştirmez. Yüzleşmekse önce sarsar ama sonunda büyütür. Belki de hayatın sırrı şudur: Kaçmak yerine durmak, saklanmak yerine bakmak, korkmak yerine anlamaktır.