İnsan çoğu zaman bulunduğu yerden şikâyet eder. Oysa asıl mesele bulunduğu yer değil, değişen dünyanın içinde nerede durduğunu artık kestirememesidir.

Çağımız, belirsizliklerin çağını yaşıyor. Değişim yalnızca hızlanmadı; aynı zamanda yönünü de görünmez hâle getirdi. Dün bize güven veren kavramlar bugün anlamını yitiriyor, dünün doğruları bugünün sorularına cevap vermekte zorlanıyor.

Böyle bir zamanda insan, değişimi anlamaya çalışırken çoğu kez kendi düşüncelerini mutlak gerçek sanıyor. Oysa dünya, onu tanımladığımız her anda yeniden şekilleniyor. Biz cümlemizi bitirdiğimiz anda, hayat çoktan yeni bir cümle kurmuş oluyor.

 

Herakleitos'un yüzyıllar öncesinden gelen ‘Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.’ sözü, belki de bugünü anlatan en güçlü felsefi cümledir. Çünkü değişen yalnızca nehir değildir; o nehre giren insan da değişmektedir. Hayat, durmaksızın akan bir zaman nehridir; onu anlamaya çalışan insan da bu akışın bir parçasıdır.

Ne var ki insan zihni, çoğu zaman bu akışın gerisinde kalıyor. Düşünceler donuyor; dünya ise akmaya devam ediyor. Böyle olunca insanlar, değişmiş bir hayatı değişmemiş kavramlarla açıklamaya çalışıyor. Sonuçta fikirler canlılığını kaybediyor; geriye sadece sloganlar kalıyor.

Bu gerçek, siyaset için de geçerlidir.

Toplum adına konuştuğunu söyleyen siyasi partiler de zamanın ruhunu okuyamadıkları ölçüde kendi geçmişlerinin mahkûmu hâline geliyorlar. Programlar değişmiyor, tüzükler yenilenmiyor, düşünce üretilmiyor. Değişen yalnızca afişler, sloganlar ve yüzler oluyor.

Oysa Alman düşünürü Ferdinand Lassalle'in Karl Marx'a yazdığı 1851 tarihli mektupta dile getirdiği şu tespit hâlâ güncelliğini koruyor: ‘’Parti mücadeleleri bir partiye güç ve canlılık kazandırır. Bir partinin en büyük zayıflığı sınırlarının belirsizleşmesidir. Bir parti kendisini arındırmakla güçlenir.’’

Lassalle'in sözünü ettiği arınma, insanları dışlamak anlamına gelmez; düşünceyi yenilemek, fikri zenginleştirmek ve çağın gerçekleriyle cesaretle yüzleşebilme iradesidir.

Bugün dünyaya baktığımızda birçok siyasi partinin tam tersini yaptığını görüyoruz. Üyeler düşüncenin öznesi olmaktan çıkıyor; kararlar dar kadroların elinde toplanıyor. Parti içi demokrasi zayıflıyor, ortak akıl yerini bürokratik vesayete bırakıyor. Böylece siyaset toplumu dönüştüren bir güç olmaktan uzaklaşıyor; kendi içine kapanan bir yapıya dönüşüyor.

Oysa toplumlar ancak düşünce ürettikleri ölçüde gelişebilirler. Düşünce ise eleştiriyle, tartışmayla ve yenilenmeyle büyür.’

 Değişimden korkan kurumlar zamanla silikleşir; değişimi anlayan kurumlar ise geleceği şekillendirir.

Belki de bugün en büyük yanılgımız şudur: Yerimizi beğenmediğimizi sanıyoruz. Oysa gerçekte hiçbirimizin yeri sabit değil. Dünya yürümeye devam ediyor; biz ise yerimizde kaldığımız hâlde geride bırakıldığımızdan yakınıyoruz. Asıl mesele bulunduğumuz yer değil; bulunduğumuz yere hangi düşünceyle baktığımızdır.

Yerini beğenmeyen insan çoktur; ama düşüncesini yenilemeden dünyayı değiştireceğine inanan insan daha da çoktur.