Temmuz ayı, takvimde yaz mevsiminin göbeğidir. Ama artık ne yaz mevsimi bildiğimiz gibi ne de doğa. Geçmişte serin bir gölge, esintili bir akşam ya da sabaha karşı düşen çiğle ferahlayan toprak; bugün yerini kızgın asfaltlara, gece yarısı bile eksilmeyen boğucu sıcaklığa bıraktı. Giderek kavrulan bir coğrafyada yaşıyoruz. Malatya’dan Mersin’e, Edirne’den Şırnak’a kadar Türkiye’nin dört bir yanında insanlar aynı soruyu soruyor: “Bu sıcaklık normal mi?”

Eskiden "mevsim normalleri" dediğimiz kavram, artık yalnızca meteorolojik raporlarda nostaljik bir ifade olarak kalıyor. Bugün yaşadığımız sıcaklıklar, sıradan yaz havası değil; bu, iklim krizinin ayak sesleri. Aslında ses bile değil bu: Bu, doğanın attığı bir çığlık. Sessizliğe gömülmüş ama her geçen gün daha da sertleşen, daha da yakıcı hale gelen bir uyarı.

BİLİM KONUŞUYOR, AMA KİM DUYUYOR?

Dünya Meteoroloji Örgütü ve NASA başta olmak üzere pek çok uluslararası kurum, 2024 ve 2025’in kayıt altına alınan en sıcak yıllar olduğunu duyurdu. Sıcak hava dalgaları sadece bizi terletmiyor; tarımı kurutuyor, ormanları tutuşturuyor, su kaynaklarını tüketiyor ve insanların sağlığını tehdit ediyor.

Geçtiğimiz günlerde Malatya’da termometreler 43 dereceyi gösterdi. Bu yalnızca hissedilen sıcaklık değil; toprak, asfalt, bina yüzeyleri 60 dereceye kadar ısınıyor. Bu da özellikle yaşlılar, çocuklar, kronik rahatsızlığı olanlar için yaşamsal bir tehlike anlamına geliyor.

Ancak asıl mesele, bu sıcaklıkların “alışılmış” hale gelmesidir. Çünkü alışmak, değişimi normalleştirmektir. Oysa biz bu değişimi kabullenmemeli, ona karşı kalkınma, politika ve bireysel farkındalık düzeyinde mücadele etmeliyiz.

SICAK HAVA DALGASI DEĞİL, İKLİM KRİZİ

Birçok kişi yaşananları hâlâ “sıcak hava dalgası” olarak değerlendiriyor. Oysa elimizdeki bilimsel veriler, bu olayların “geçici” değil, “kalıcı” hale geldiğini gösteriyor. Yani, artık yazlar böyle geçecek. Üstelik daha kurak, daha susuz ve daha yangın riskiyle dolu.

Tarım ürünleri erken olgunlaşıyor, bazıları yanıyor, bazı bölgelerde ise hiç yetişmiyor. Buğday, kayısı, domates, zeytin gibi temel ürünler bile artık risk altında. Kuraklık, sadece toprakta değil, ekonomide de kendini hissettiriyor.

PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ?

Ne yazık ki, çoğumuz bu sorunu bir “çevre haberi” olarak görüp geçiyoruz. Sanki Malatya’da değil, başka bir ülkede yaşanıyor gibi izliyoruz. Oysa iklim değişikliği, artık “gelecekte olacak bir tehlike” değil, bugünün en büyük gerçeğidir. Camdan dışarı bakar gibi değil; pencereyi açıp o sıcak havayı yüzümüzde hissettiğimiz gibi, bu sorunu da doğrudan ve ciddiyetle yaşamalıyız.

Yapabileceğimiz çok şey var. Belediyelerin yeşil alan yatırımlarından tutun da enerji verimliliği projelerine, bireysel karbon ayak izi azaltımına, tarımda bilinçli sulama tekniklerine kadar uzanan geniş bir yelpazede mücadele mümkün. Ama öncelikle farkında olmak gerek.

DOĞA KONUŞUR, İNSAN ANLAR MI?

İklim değişikliği, siyasi tartışmaların, ekonomik krizlerin ya da seçim gündemlerinin gölgesinde kalacak bir mesele değildir. Çünkü eğer bu sıcaklıklar devam eder, dünya bu hızla ısınırsa; ekonomi de siyaset de eğitim de sağlıklı bir toplum yapısı da sürdürülemez hale gelecektir.

Doğa bize defalarca uyarı verdi. Orman yangınlarıyla, taşkınlarla, kuraklıkla, aşırı sıcaklarla konuştu. Şimdi biz ne yapacağız?

Ya bu mesajı alır, topyekûn bir çevresel seferberlik başlatırız… Ya da sessiz kalır, göz göre göre yanan bir gezegende "klima açarak" hayatta kalmaya çalışırız. Tercih bizim. Ama zaman daralıyor.