O gece, yeniden defterimin bir köşesine ‘’beni nereden tanıyorsun’’ diyorum. Sabah yeniden bahçeye kayısı ağacının dibine yöneliyorum. Yaprakların arasından bir ses, - ‘’Beni nereden tanıyorsun’’ demez mi?
Ve bekliyorum. Yaşlı İhtiyarın söylediği söz aklıma geliyor. - ‘’Çünkü her cevap, sorunun yarısını senden ister…’’ Ve bekliyorum bir ses gelecek mi diye.
- ‘’Beni nereden tanıyorsun…’’
O gece; ‘’Beni nereden tanıyorsun?’’ cümlesini toprağa kazıdıktan sonra yerimden kalkmıyorum. Ay, bahçeyi solgun bir ışıkla yıkıyor. Kaysı ağacının gölgesi, toprağın üzerine düşüyor ve rüzgârla birlikte kıpır kıpır oynuyor.
İlk başta sessizlik var. Sonra, çok derinden gelen bir uğultu duyuyorum. Sanki kulaklarımın içinde değil, göğsümün içinde titreşiyor. Toprak, nefes alır gibi kabarıp iniyor.
Ve sonra… Fısıltı:
- ‘’Asım…’’
Korkuyla geri çekiliyorum. Ama adımın söylenişi öyle tanıdık, öyle yumuşak ki. Bir anlığına, anamın beni küçükken uyandırırkenki sesine benzetiyorum. Fısıltı devam ediyor:
- ‘’Beni bul.’’
Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Sadece ay ışığı, kaysı ağacı ve nemli toprak. Yaklaşıyorum.
Kimsin sen?
- ‘’Ben..Azet abla.’’
İçimden Azet de kim? demek geçiyor, ama aynı anda bir hatıra zihnime çarpıyor. Çocukken mahallede küçük büyük herkes ‘’Azet abla’’ diye çağırırdı anamı. Anamın adına yer ses mi verdi? Yutkunuyorum. Azet abla. Sen misin o?
- ‘’Beni Toprağın altından çıkar.’’
Birden, ayaklarımın altındaki toprağın sanki nabız atıyor. Dokunduğumda soğuk değil, hafif sıcak. Sanki altında canlı bir şey var.
O an fark ediyorum ki, bu sadece bir hikaye olmayacak. Ben artık bir hikâye yazmıyorum.
Hikâye beni yazmaya başlamış.