Çocuklarımızı her sabah okullara, yalnızca ders öğrensinler diye göndermiyoruz. Onları geleceğe hazırlıyor, hayaller kurmalarını, kendilerine güvenmelerini ve ülkemizin yarınlarına katkı sunmalarını istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki bugün okul sıralarında oturan çocuklarımız, yarının öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, sanatçıları, yöneticileri ve emekçileri olacak. Kısacası bir ülkenin geleceği, bugün çocuklarına sunduğu güvenli ortamla şekillenecek. Ancak son yıllarda okullarda ve okul çevrelerinde yaşanan şiddet olayları, bu güven duygusunu ciddi biçimde zedeliyor. Bir çocuğun okulda kendisini tehdit altında hissetmesi, yalnızca o çocuğun eğitim hayatını etkilemez. Anne ve babasının kaygısını artırır, öğretmenin huzurunu bozar, diğer öğrencilerin şevkini kırar. Bir süre sonra bu kaygı, toplumun geneline yayılan bir güvensizlik duygusuna dönüşür. Oysa okul, çocuğun kendisini en güvende hissetmesi gereken yerlerden biridir. Bu nedenle okul güvenliği konusunda alınan önlemler daha da artırılmalı, güvenlik yalnızca okul yönetimlerinin veya kolluk kuvvetlerinin sorumluluğu olarak görülmemelidir. Bu konuda hepimize görev düşmektedir. Anneye, babaya, kardeşe, akrabaya, öğretmene, okul yöneticisine, mahalleye, ilçeye, kente ve ülkeye… Hatta daha geniş bir bakışla, insanlığın tamamına. Çünkü şiddet çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Bugün “küçük bir öfke”, “önemsiz bir tehdit”, “şaka” ya da “bir şey olmaz” diyerek geçiştirdiğimiz bir davranış, yarın çok daha ciddi sonuçların başlangıcı olabilir. Günümüzde bunun örneklerini ne yazık ki fazlasıyla görüyoruz. Bu nedenle şiddetin büyümesini beklemeden, daha ilk işaretinde müdahale etmek zorundayız. Elbette yalnızca önlem almak da yeterli değildir. Şiddet ve tehdit içeren eylemler karşısında caydırıcı ve adil yaptırımlar uygulanmalıdır. Verilen ceza, “O yaptı, ona bir şey olmadı, ben de yaparım” anlayışını ortadan kaldıracak kadar açık ve etkili olmalıdır. Ancak cezanın amacı yalnızca cezalandırmak değil, aynı zamanda toplumun güven duygusunu korumak olmalıdır. Bununla birlikte, asıl soruyu da sormalıyız, bu çocuk ya da genç neden şiddete yöneldi? Sorunun yalnızca görünen kısmıyla mücadele edersek, aynı sorun başka bir biçimde karşımıza çıkabilir. Aile yapısından sosyal çevreye, akran ilişkilerinden dijital dünyaya, madde kullanımından eğitim ortamına kadar şiddeti besleyen nedenler araştırılmalı ve mümkün olduğunca ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarımızın şiddeti, zorbalığı veya suç kültürünü bir güç ve statü göstergesi olarak görmesine izin verilmemelidir. Mafya ve suç dünyasını özendirici unsurların normalleştirilmesi karşısında da toplum olarak daha dikkatli ve bilinçli olmalıyız. Çünkü güven, yalnızca güvenlik kameralarıyla kurulmaz. Güven; çocuğun öğretmenine, öğretmenin okul yönetimine, velinin okula, bireyin adalete ve toplumun birbirine inanmasıyla oluşur. Bunun için çocuklarımızı dinlemeli, onların korkularını küçümsememeli, şiddetin en küçük işaretini bile önemsemeliyiz. Okullar aslında güvenin, öğrenmenin ve geleceğe umutla bakmanın mekânlarıdır. Bu güven duygusunu yeniden ve daha güçlü biçimde inşa etmek hepimizin sorumluluğudur. Çünkü mesele yalnızca bugünün çocuklarını korumak değildir. Mesele, yarının Türkiye'sini nasıl bir toplum olarak teslim edeceğimizdir. Çocuklarımızın okula korkuyla değil, umutla gitmesini sağlamalıyız. Onlara “Güvendesin, yalnız değilsin ve seni korumak için buradayız” diyebilmeliyiz. Bunu söyleyebilen ve gereğini yapabilen bir toplum, geleceğine de güvenle bakabilir.