Her iş kazasının ardından aynı cümleleri duyuyoruz “Gerekli inceleme başlatıldı, sorumlular araştırılıyor, iş güvenliği konusunda hassasiyetimiz tam.” Oysa mesele, kazadan sonra söylenecek sözlerden çok, kazadan önce alınması gereken önlemler meselesidir. Çünkü iş kazalarında kaybedilen yalnızca bir iş günü, bir makine ya da maddi bir değer değildir; kaybedilen insan hayatıdır. Hiçbir ekonomik kazanç, bir insanın canından daha değerli değildir. İşçinin en temel hakkı, sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışma hakkıdır. İşçi, ekmeğini kazanmak için hayatını tehlikeye atmak zorunda değildir. İş güvenliği ekipmanlarının eksiksiz sağlanması, risklerin önceden tespit edilmesi, gerekli eğitimlerin verilmesi, çalışma ortamlarının düzenli olarak denetlenmesi ve tehlike görüldüğünde gerekli müdahalenin yapılması bir lütuf değil, yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Burada yetkililere de büyük görev düşmektedir. Denetimler yalnızca dosya üzerinde yapılmamalı, sahada gerçekten uygulanmalıdır. Bir işyerinde iş güvenliği uzmanının bulunması, eğitim formlarının imzalanması veya evrakların eksiksiz olması tek başına yeterli değildir. Asıl soru şudur, o önlemler gerçekten uygulanıyor mu? İşçi gerçekten korunuyor mu? İş güvenliği, imzalanıp klasöre kaldırılan bir belgeye indirgenemez. Kâğıt üzerinde kusursuz görünen bir sistem, sahada uygulanmıyorsa hiçbir anlam taşımaz. İş güvenliği; baretin takılması, emniyet kemerinin kullanılması, makinenin koruyucusunun yerinde olması, gerekli bakımın yapılması ve tehlikeli bir durum karşısında işçinin “dur” diyebilmesiyle gerçek anlamına kavuşur. Ne yazık ki bazen iş güvenliği için ayrılması gereken kaynaklardan kısmak, maliyeti düşürmenin kolay yolu gibi görülüyor. Oysa ş güvenliğinden kısılarak cebe atılan para, hiçbir zaman hayır getirmez. Birkaç ekipmandan, eğitimden veya denetimden tasarruf ederek elde edilen kazancın bedeli, bir ailenin ömür boyu taşıyacağı acı olabilir. İş güvenliği gider değil, insan hayatına yapılan en temel yatırımdır. Toplum olarak bizim de sorumluluğumuz var. İş kazalarını yalnızca gazete haberlerinde gördüğümüz, birkaç gün konuşup sonra unuttuğumuz olaylar olarak görmemeliyiz. Her işçinin arkasında bir aile, bir anne, bir baba, bir eş, bir çocuk vardır. Bu nedenle iş sağlığı ve güvenliği yalnızca işverenin, işçinin veya devletin değil, hepimizin toplumsal sorumluluğudur. İşçi haklarını bilmelidir; işveren sorumluluklarını yerine getirmelidir; yetkililer etkin denetim yapmalıdır. Sendikalar, meslek kuruluşları ve toplum da bu sürecin takipçisi olmalıdır. Bir işyerinde tehlike varsa, “Bana bir şey olmaz” anlayışı kadar, “Böyle gelmiş böyle gider” anlayışı da terk edilmelidir. Çünkü alınmayan her önlem, görmezden gelinen her risk ve zamanında yapılmayan her müdahale, bir gün çok ağır bir bedel olarak karşımıza çıkabilir. Unutulmamalıdır ki alınan ahların hesabı mutlaka sorulur; ya bu tarafta ya da diğer tarafta. İnsan hayatının hesabı hiçbir bilanço tablosunda kaybolmaz. Artık iş güvenliğini yalnızca mevzuat maddelerinde, tutanaklarda ve dosyalarda aramayalım. İş güvenliği uygulamada, sahada ve hayatın tam içinde olmalıdır. Çünkü bir işçinin akşam evine sağ salim dönebilmesi, herhangi bir şirketin kârından da herhangi bir hesabın rakamından da daha değerlidir. İş kazalarını kader olarak görmeyelim. Önlenebilir olanı önlemek, denetlenebilir olanı denetlemek ve korunabilir olanı korumak hepimizin görevidir. İş güvenliği kâğıt üzerinde kalmasın; hayat kurtaran gerçek bir uygulamaya dönüşsün.