Üniversiteye başlamak, hayatın önemli dönüm noktalarından biridir. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni bir düzen ve geleceğe dair yeni umutlar… Her öğrenci için heyecan verici olduğu kadar zorlayıcı da bir süreçtir. Ancak bu yolculuk aileden uzakta başlıyorsa, öğrencilik yalnızca derslerden, sınavlardan ve ödevlerden ibaret olmaktan çıkar. İnsan bir bakıma hem öğrenciliği hem de hayatı aynı anda öğrenmeye başlar. Ailesinin yanında üniversite okuyan bir öğrenci için hayatın zor anlarında sığınabileceği bir liman vardır. Korktuğunda ailesine gider, kırıldığında anlatır, üzüldüğünde bir sarılmayla teselli bulur, sevindiğinde ilk mutluluğunu onlarla paylaşır. Bazen hiçbir şey söylemesine gerek kalmaz; aynı evin içinde olmak bile insana iyi gelir. Bir annenin “Ne oldu?” diye sorması, bir babanın sessizce yanında durması, kardeşle yapılan kısa bir sohbet bile insanın yükünü hafifletebilir.  Peki ya aileden uzaktaysanız?  İşte o zaman bazı duygular telefona sığdırılmaya çalışılır. Korktuğunuzda telefonu elinize alırsınız, üzüldüğünüzde seslerini duymak istersiniz, güzel bir haber aldığınızda görüntülü aramayla paylaşmaya çalışırsınız. Ama ne kadar konuşursanız konuşun, telefondaki bir “iyi misin?” ile yanınızda söylenen aynı cümle değildir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı kelimelerden çok bir sarılmadır. Üstelik bu durum yalnızca üniversite öğrencileri için geçerli değil. Lise, ortaokul veya eğitim hayatının başka bir döneminde ailesinden uzakta okumak zorunda kalan çocuklar ve gençler için de benzer bir mücadele söz konusu. Yaş küçüldükçe bu uzaklığın ağırlığı belki de daha fazla hissediliyor. Çünkü aileden uzakta atılan her adım, biraz daha erken büyümek anlamına geliyor. Uzakta öğrenci olmak, maddi açıdan da manevi açıdan da ayrı bir mücadele. Kira, yurt, ulaşım, yemek, kitap, kırtasiye ve günlük ihtiyaçlar derken aile bütçesine yeni bir yük ekleniyor. Öğrencinin kendisi de çoğu zaman parasını nasıl harcayacağını, neyi alıp neyi erteleyeceğini hesap etmek zorunda kalıyor. Bir başka şehirde hayat kurmaya çalışmak, sadece ders çalışmak değil; aynı zamanda kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmek demek. Elbette insanın hayatına yeni insanlar giriyor. Arkadaşlıklar kuruluyor, dostluklar gelişiyor. Birlikte yemek yeniliyor, ders çalışılıyor, dertleşiliyor, bazen aynı evde aynı sıkıntılar paylaşılıyor. Arkadaşlar insanın hayatında çok kıymetli bir yere sahip. Ancak ne kadar güzel dostluklar kurulursa kurulsun, hiçbiri ailenin yerini tamamen dolduramıyor. Çünkü aile başka bir şey… Aile, insanın en savunmasız halini bilen ve çoğu zaman hiçbir açıklama istemeden yanında duran yer. Bu yüzden uzakta okuyan bir öğrenci, hayatın en güzel anlarını da en zor günlerini de biraz eksik yaşayabiliyor. Mezuniyet sevincinde sarılamadığı, hastalandığında başında göremediği, canı sıkıldığında kapısını çalamadığı insanlar oluyor. Ama bütün bu zorlukların yanında uzakta okumanın insana kazandırdığı çok önemli şeyler de var. İnsan tek başına yaşamayı öğreniyor. Kendi kararlarını vermeye, hatalarının sonuçlarıyla yüzleşmeye, parasını yönetmeye, zamanını planlamaya başlıyor. Bir sorun çıktığında önce kendi çözümünü üretmeye çalışıyor. Kimse elinden tutmadan ayağa kalkmayı öğreniyor. Belki de en önemlisi, hayatın her zaman kolay olmayacağını ve her zorluğun üstesinden gelmenin mümkün olduğunu görüyor. Uzakta okumak, insanın ayağını daha sağlam yere basmasını sağlayabiliyor. Kendi hesabını kitabını bilmeyi, ihtiyaçla isteği birbirinden ayırmayı, insanları tanımayı ve hayata daha gerçekçi bakmayı öğretiyor. Bazen bir evin sessizliğinde yalnız kalmak, insanın kendisini tanımasına da vesile oluyor. Belki de uzakta okuyan öğrencinin cebinde yalnızca birkaç eşya, aklında binlerce düşünce ve kalbinde ailesine duyduğu büyük bir özlem oluyor. Bavulunu kapının önüne koyup yeni bir şehre giderken aslında yalnızca kıyafetlerini değil, çocukluğunu da biraz geride bırakıyor. Bu nedenle ailesinden uzakta eğitim gören her öğrenciye yalnızca “Derslerine çalış, okulunu bitir” dememek gerekiyor. Onların başka bir mücadele daha verdiğini de görmek gerekiyor. Kimi zaman bir telefonun ucunda özlemini bastıran, kimi zaman kimseye belli etmeden ağlayan, kimi zaman da bütün zorluklara rağmen “Ben hallederim” diyerek yoluna devam eden gençlerden söz ediyoruz. Uzakta okumak kolay değil. Ama belki de insanı hayata hazırlayan en güçlü okullardan biri de tam olarak burası. Çünkü bazı insanlar ailesinin yanında büyürken, bazıları ailesinden uzakta büyümeyi öğreniyor. Yıllar sonra geriye dönüp baktıklarında, o uzak şehirde geçirdikleri günlerin yalnızca bir üniversite hayatı olmadığını; aslında kendi hayatlarının temellerini attıkları dönem olduğunu fark ediyorlar.