Bir zamanlar çocukların sesleri sokaklarda yankılanırdı. Akşam olunca annelerin pencerelerden, balkonlardan yükselen “Hadi artık eve!” çağrıları birbirine karışırdı. Sokaklar yalnızca gelip geçilen yerler değil, çocukluğun kendisiydi. Mahallenin tamamı bizim oyun alanımızdı. Bugün ise aynı sokaklarda çocuk seslerini duymak neredeyse bir ayrıcalık hâline geldi. Bizim çocukluğumuzda teknoloji hayatımızın merkezinde değildi. Tabletler, akıllı telefonlar, bilgisayar oyunları yoktu. Eğlenmek için pahalı oyuncaklara da ihtiyacımız olmazdı. Bir kaldırım taşı, bir tebeşir, birkaç arkadaş ve biraz hayal gücü bize yetiyordu. Çizgi oynardık, yakar top oynardık. Çamurdan yemekler yapar, evler yapar, arabalar tasarlardık. Kâğıttan, tahtadan kendi oyuncaklarımızı üretirdik. Belki yaptıklarımız kusursuz değildi ama hayal gücümüz sınırsızdı. En önemlisi de birbirimizle oynardık. Oyunun içinde tartışır, barışır, sıra beklemeyi öğrenir, kaybetmeyi kabullenir, kazanmanın sevincini paylaşırdık. Bazen bir oyuncağı paylaşamaz, küserdik; ama birkaç dakika sonra yine aynı oyunun içinde buluşurduk. Çünkü çocukluk, yalnızca eğlenmek değil; hayatı öğrenmekti. Sosyal iletişim, dayanışma, empati ve arkadaşlık, bir ekranın karşısında değil, hayatın tam ortasında öğreniliyordu. Susadığımızda komşunun kapısını çalardık. “Bir bardak su verir misin?” demek dünyanın en doğal şeyiydi. Karnımız acıktığında bir başka komşunun kapısına gitsek, kimse bizi geri çevirmezdi. Aynı şekilde onların çocukları da bizim evimize gelir, soframıza otururdu. Mahallede yalnızca evler değil, insanlar da birbirine yakındı. Bazen büyüklerimiz bile oyunlarımıza katılırdı. Bir süre bizimle oynar, güler, çocukluklarına geri dönerlerdi. Sonra hayatın telaşına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Şimdi geriye dönüp baktığımızda aslında ne kadar büyük bir zenginliğin içinde büyüdüğümüzü daha iyi anlıyoruz. Bugün ise çocukların dünyası giderek dört köşeli ekranların içine sığıyor. Tablet, bilgisayar, telefon ve televizyon… Çocukların önünde sınırsız bir dijital dünya var. Fakat bu dünyanın içinde gerçek bir arkadaşın yüzüne bakmak, birlikte koşmak, düşmek, kalkmak, bağırmak, gülmek ve bazen kavga edip yeniden barışmak yok. Elbette teknolojiyi bütünüyle suçlamak mümkün değil. Teknoloji hayatımızın bir parçası ve doğru kullanıldığında çocuklar için önemli fırsatlar da sunuyor. Asıl mesele, çocukların gerçek hayatla bağlarının giderek zayıflaması. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise güven duygusunun kaybolması. Çocuğumuzu eskisi gibi gönül rahatlığıyla sokağa gönderemiyoruz. “Git arkadaşlarınla oyna, akşam gelirsin.” demek artık birçok aile için kolay değil. Önce pandemi, ardından deprem ve yaşadığımız diğer toplumsal travmalar, zaten var olan güvensizlik duygusunu daha da derinleştirdi. Bunun öncesinde ve sonrasında yaşanan çeşitli olaylar da ailelerin kaygılarını artırdı. Bugün bir anne-babanın çocuğunu sokağa gönderirken aklından onlarca soru geçiyor: Nerede? Kiminle? Başına bir şey gelir mi? Güvende mi? Ne zaman dönecek? Sonra çocuk evde kalıyor. Evde kalan çocuk ise çoğu zaman ekranın başına geçiyor. Böylece güvenlik kaygısıyla başlayan süreç, zamanla çocuklarımızın sosyal hayatını da etkiliyor. Birbirleriyle yüz yüze iletişim kurmakta zorlanan, paylaşmayı ve birlikte hareket etmeyi ekran üzerinden öğrenen nesiller yetişiyor. Oysa çocukların yalnızca akademik başarıya değil, güçlü sosyal bağlara da ihtiyacı var. Bugün çocuklar için en önemli sosyalleşme alanlarından biri parklar. Oysa bizim zamanımızda parklar yalnızca seçeneklerden biriydi. Mahallenin tamamı bizimdi. Sokaklar, boş arsalar, apartman önleri, kaldırımlar… Her köşe bir oyuna dönüşebilirdi. Peki, çocuklarımızın çocukluklarını yeniden sokaklara taşıyamaz mıyız? Elbette taşıyabiliriz. Ama bunun için önce güveni yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bu yalnızca devletin, belediyelerin, okulların ya da başka kurumların sorumluluğu değil. Hepimizin sorumluluğu. Bireysel olarak birbirimize daha fazla sahip çıkmalıyız. Komşumuzu tanımalı, mahallemizdeki çocukların güvenliği konusunda daha duyarlı olmalıyız. Toplumsal olarak çocukların güvenle oynayabileceği alanları artırmalı, sokakları ve parkları çocukların ihtiyaçlarına göre yeniden düşünmeliyiz. Belediyeler güvenli oyun alanları oluşturmalı; okullar çocukların yalnızca ders başarısına değil, sosyal gelişimine de önem vermeli ve belki de en önemlisi, birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü bir çocuğun güven içinde sokağa çıkabilmesi, yalnızca o çocuğun özgürlüğü değildir. Aynı zamanda bir toplumun ne kadar sağlıklı olduğunun da göstergesidir. Çocuklarımızın çocukluklarını ekranlara teslim etmeyelim. Onlara yeniden koşabilecekleri sokaklar, oynayabilecekleri oyunlar, kapısını çalabilecekleri komşular ve güvenebilecekleri insanlar bırakalım. Belki bir akşamüstü yakar top oynayan çocukların sesleri yeniden mahalleleri doldurur. Belki bir çocuk komşusunun kapısını çalıp hiç çekinmeden “Bir bardak su verir misin?” diyebilir. Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Oysa bir toplumun geleceği, çoğu zaman tam da bu küçük şeylerin içinde saklıdır. Çünkü çocukluk geri gelmiyor ve biz, kendi çocukluğumuzu sokaklarda yaşadığımız gibi, gelecek nesillere de güvenli, özgür ve gerçek bir çocukluk bırakmak zorundayız.