Hayat, koşturmacalar, sorumluluklar ve bitmek bilmeyen beklentiler silsilesiyle akıp gidiyor. Sabah uyandığımız andan itibaren kendimizi bir rolün içinde buluyoruz: İş yerinde fedakâr çalışan, evde her şeyi sırtlayan evlat, eş, anne veya baba, sosyal çevrede “asla hayır demeyen” o güvenilir dost... Hepimizin ortak bir gizli ajandası var gibi: Herkesi memnun etmek. Çevremizdeki herkesin yüzünü güldürmek, kimseyi kırmamak, beklentileri eksiksiz karşılamak için büyük bir çaba harcıyoruz. Peki, bu koşturmacanın ortasında kim kayboluyor? Cevap acı ama net: Kendimiz, yani sağlığımız. İnsan ilişkileri, aile bağları, kariyer hedefleri... Hepsi hayatın önemli parçaları. Ancak unuttuğumuz çok temel bir gerçek var: İnsanlar gelip geçici, yaşanılanlar gelip geçici, krizler ve geçici dertler hepsi bir gün geride kalıyor. Ancak ruhumuzun ve bedenimizin taşıdığı bu yük, zamanla kalıcı izler bırakıyor. Hiçbir durum, hiçbir olay ve dünyadaki hiçbir kişi, kendi sağlığımızdan daha değerli olamaz. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmayalım derken, asıl hayal kırıklığını kendi bedenimize ve ruhumuza yaşatıyoruz. Sağlığımızı ikinci plana ittiğimizde, aslında geleceğimizi, huzurumuzu ve yaşama sevincimizi tehlikeye atıyoruz. Çoğumuz sağlığın kıymetini ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz. Oysa sağlık, elimizdeyken korumamız gereken en kırılgan hazine. Küçük bir ihmal, geçiştirilen bir yorgunluk, “nasıl olsa geçer” denilen ruhsal daralmalar birikiyor ve bir gün koca bir duvar olarak karşımıza çıkıyor. Sağlık bir kere bozulduktan sonra, eski dengeyi yakalamak, o eski dinamik günlere dönmek gerçekten çok zorlaşıyor. Tedavi süreçleri, hastane koridorları, kaybedilen enerjiler... Oysa bu noktaya gelmeden önce “Dur!” diyebilmek elimizde. Karşımızdaki insan ne kadar kıymetli olursa olsun, annemiz, babamız, kardeşimiz ya da canımızdan öte evladımız, unutmamalıyız ki; sağlığımız yerinde olmadığı sürece sevdiklerimize de faydalı olamayız. Kendine iyi bakmayan bir insan, başkalarına gerçekten ve sürdürülebilir bir şekilde nasıl şifa ya da mutluluk verebilir ki? Sağlık kelimesini duyduğumuzda aklımıza hemen laboratuvar sonuçları, tansiyon değerleri ya da grip inatlaşmaları gelir. Oysa sağlık tek başına fiziksel iyilik hali asla değildir. Ruh sağlığımız da en az bedenimiz kadar kıymetlidir. İçimizdeki huzursuzlukları, tükenmişlikleri halı altına süpürmek, “idare ediyorum” diyerek ruhumuzu yıpratmak en büyük ihmaldir. Sürekli birilerini memnun etme çabasından duyulan kaygı, zihinsel yorgunluk ve stres, en az bedensel hastalıklar kadar yıkıcıdır. Bu yüzden bütünsel bakmalıyız. Hem fiziksel olarak güçlü kalmalı hem de ruhsal sınırlarımızı korumayı öğrenmeliyiz. “Hayır” diyebilmek bir sağlık meselesidir. Bugün buradan kendimize bir söz verelim. Herkese yetişmeye çalışırken kendimizden kopmaktan vazgeçelim. Unutmayın ki, “hayır” demek bir bencillik değil, aksine kendimize ve sağlığımıza duyduğumuz saygının en büyük göstergesidir. Bedeninizin sesine kulak verin; yorulduğunuzda dinlenin, ruhunuz daraldığında sessizliği seçin ve sizi tüketen durumlardan uzaklaşma cesaretini gösterin. Çünkü bu hayatta nefes aldığınız sürece en asil sorumluluğunuz, yine kendi sağlığınızdır. Kendinizi ihmal etmediğiniz, sağlığınızı taçlandırdığınız huzurlu günler dileğiyle...