Bana toplumun en büyük zenginliği nedir diye sorsanız, hiç düşünmeden net cevabım:
“Hakikate duyduğu saygıdır”. Olur…
Neden mi?
Çünkü hakikat kaybolduğunda yalnızca gerçekler kaybolmaz; toplumun vicdanı da yara alır. Güven sarsılır, adalet zedelenir, insanlar birbirine kuşkuyla bakmaya başlar. Yalan, önce istisna olmaktan çıkar; sonra alışkanlığa, en sonunda da hayatın sıradan bir parçasına dönüşür.
Yalanın sıradanlaştığı bir toplumda, doğruyu söylemek cesaret ister. Hakikati savunmak ise aykırılık sayılır. Bir süre sonra öyle bir noktaya gelinir ki insanları rahatsız eden yalan değil, söylenen doğrunun kendisi olur.
İşte bir toplum için asıl tehlike de budur: Yalanın söylenmesi değil, yalanın kabul görmesi; doğrunun ise bedel ödemek zorunda bırakılmasıdır.
Bir toplumda, doğruyu söyleyen insan zamanla “öteki” olur. Çünkü herkesin sustuğu yerde konuşmak, herkesin eğildiği yerde dimdik durmak ve herkesin gerçeği eğip büktüğü yerde hakikati olduğu gibi söylemek, artık sıradan bir erdem değil, başlı başına bir cesarettir.
Oysa insanın karakterini belirleyen en önemli şeylerden biri, kimsenin görmediği yerde de doğrunun yanında durabilmesi değil midir?
Bazen bir yanlış, o kadar çok kişi tarafından tekrar edilir ki doğruymuş gibi görünmeye başlar.
Kalabalıkların alkışladığı her düşünce doğru, çoğunluğun inandığı her söz hakikat değildir. Bir makam sahibinin söylemesi, bir gazetenin yazması, sosyal medyada binlerce kişinin paylaşması da gerçek olmayanı gerçek yapmaz.
Çünkü hakikat, çoğunluğa göre şekil değiştirmez.
Bugün işimize geleni doğru, çıkarımıza dokunanı da yanlış kabul edersek aslında hakikati değil, kendi menfaatimizi savunuyoruz demektir.
Gerçeğin değeri, bize kazandırdıklarıyla değil, gerçekten doğru olup olmadığıyla ölçülmelidir.
Doğruyu savunmanın her zaman bir bedeli vardır ve hakikatin yanında durmak her babayiğidin harcı değildir.
Çoğu zaman insan yalnız kalır.
Çoğu zaman dostlarını, makamını, itibarını, çevresini, hatta kazancını kaybedebilir.
İşte hakikat çoğu zaman tam da bu korkuların arasında kaybolur.
Çünkü yanlışın büyümesi yalnızca yalan söyleyenlerin eseri değildir. Doğruyu bildiği halde susanların sessizliği de yanlışın güçlenmesine yardım eder.
Elbette her konuda ses yükseltmek, herkese karşı çıkmak doğru değildir. İnsan önce bilmeli, araştırmalı, emin olmalıdır. Bilgi sahibi olduktan sonra fikir sahibi olmalıdır. Fakat gerçeği bildiği halde sırf korktuğu veya çıkarına dokunacağı için susarsa, orada vicdanın sesi de susturulmuş olur.
Bugün bir davranışı savunup yarın aynı davranışı başkası yaptığı için eleştirmek…
Kendi tarafımızdaki yanlışı görmezden gelip karşı tarafın aynı yanlışını büyütmek…
Bize yakın olan insanın hatasını “insanlık hali” sayıp, sevmediğimiz kişinin aynı hatasını “karaktersizlik” olarak görmek…
Bunların hiçbirinin hakikatle ilgisi yoktur.
Bu, tarafgirliktir.
Hakikat karşısında insanın ölçüsü şu olmalıdır:
“Bunu yapan benim yakınım olmasaydı yine aynı şeyi söyler miydim?”
İşte gerçek adalet burada başlar.
Çünkü hakikat, dostumuzun da düşmanımızın da üstündedir.
Bir toplumda insanlar yanlıştan çok, yanlışı söyleyenden rahatsız olmaya başladığında tehlike başlamış demektir.
Doğruyu söyleyen insan “huzur bozucu” ilan ediliyor, haksızlığa itiraz eden “muhalif” diye dışlanıyor, gerçeği dile getiren “nankör” olarak suçlanıyor, insanlar bildikleri doğruları söylemekten korkuyorsa…
Orada yalnızca bireylerin değil, toplumun vicdanı da yara alır ve toplum içten içe çürümeye başlar.
Çünkü sağlıklı toplumlarda insanlar birbirlerine yalnızca “evet” demezler.
Gerektiğinde:
“Burada yanlış yapıyorsunuz” deme hakları da vardır.
Bir yöneticinin etrafında yalnızca onu alkışlayan insanlar varsa, o yönetici zamanla mutlaka gerçeklerden uzaklaşır.
Bir ailenin içinde kimse birbirinin hatasını söyleyemiyorsa, o aile sorunlarını büyütür.
Bir toplumda herkes birbirinin yanlışını görmezden geliyorsa, o toplum kendi geleceğine zarar verir.
Hakikati savunmak ve haykırmak düşmanlık değildir
…
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Maide.8)