İnsanın ruhunu en çok yoran şey nedir diye sorsalar, birçok yanıt verilebilir: Kayıp, özlem, yoksulluk, yalnızlık... Ama bazı yükler vardır ki dışarıdan görünmez, tartı da tutmaz; ancak insanın içinde yankılanan sessiz bir çöküştür. İşte “iyi niyet” ve “iyilik” tam da bu türden bir yüktür. Görünüşte erdemdir, yüceliktir, insanlığın özüdür. Ama zamanla, tekrar tekrar ihanet ve nankörlükle karşılaştığında bir yük olur, hem de dünyanın en ağır yükü…

Çünkü iyi niyet bir yatırım değildir. Karşılık beklemez. Hesap kitap bilmez. Safça bir içgüdüdür; iyiliğe inanmak, karşındakini kötü bile olsa bir kez daha anlamaya çalışmak, affetmeye meyilli olmak... İyi niyet çoğu zaman bir umut taşıdır. Belki değişir, belki anlar, belki pişman olur diye düşünülen sessiz bir duadır.

Ama ne yazık ki insanlık, iyi niyeti çoğu zaman zaaf zanneder. "Nasıl olsa kırılmaz", "Zaten affeder", "O her zaman anlayışlıdır" denilerek, en yakınlar tarafından bile suistimal edilir. Ve zamanla insan şunu öğrenir: İyiliğin en büyük sınavı, onu hak etmeyenlere verildiğinde başlar.

İNSAN İYİLİK YAPTIKÇA TÜKENİR Mİ?

Evet. Çünkü iyiliğin karşılığı bazen teşekkür bile değildir. Bazen alaydır. Bazen unutmaktır. Bazen de yüzüne kapanan kapılar, arkasından çevrilen oyunlardır. Kalbini koyduğun sofradan bir gün ansızın aç kalkarsın. Emeğini verdiğin insanlar, seni yoran yokuşlarda arkana bile bakmaz. Hatta düştüğünde ilk tekmeyi onlar atar. En çok onlar konuşur, en sert onlar yargılar.

Ve sen düşünürsün: “Ben ne yaptım ki bu kadar değersizleştim?” Cevap basittir ama acıdır: Sen sadece iyiydin. Ama iyiliğin değeri, çıkarın olmadığı yerde anlaşılmaz. İnsanlar genellikle iyiliği hak değil, haklarıymış gibi görürler. Sanki onların doğuştan sahip olduğu bir hizmettir senin fedakârlığın. Unuturlar ki sen de bir insansın. Yorulan, kırılan, hayal kırıklığı yaşayan bir insansın.

İYİ İNSANLAR NEDEN YALNIZ KALIR?

Çünkü iyiler, birilerini mutlu ettikçe kendilerini eksiltirler. Vererek tükenirler. Paylaşarak yalnızlaşırlar. Ve günün sonunda fark ederler ki, kalabalıklar içinde en çok yalnız olanlar, en çok iyilik yapanlardır. Çünkü iyilik, görünmeyen bir fedakârlıktır. Gösterişli değildir. Reklamı yapılmaz. O yüzden kolay unutulur. O yüzden karşılığı hep geç gelir, hatta bazen hiç gelmez.

Toplumda da bu böyledir. İyilik yapanlar değil, güçlü olanlar yüceltilir. En çok bağıranlar, en çok parası olanlar, en çok korkutanlar “değerli” sayılır. Oysa iyiler sessizdir. Gürültüsüzdür. Gölge gibi yaşarlar. Kendilerine değil, başkalarına iyi gelen bir varoluşları vardır. Ama bu görünmezlik, zamanla yok sayılmaya dönüşür. İyi niyetli insanlar birer “gerektiğinde aranan”, ama iş bitince unutulan kişilere dönüşür.

PEKİ ÇÖZÜM NEDİR?

İyi olmaktan vazgeçmek mi? Hayır. Ama şu ayrımı yapmak gerekir: İyi olmak başka şeydir, kendini kullandırmak başka şey. İyilik, bir bilinçtir. Akıllıca yapılmalıdır. Herkese değil, hak edene verilmelidir. İyi niyetli olmak, aptallık değildir. Tam tersine, çok şey bilip yine de zarif kalabilmektir. Ama sınır koymak şarttır. Çünkü kendine saygı duymayanın iyiliği, başkasına da fayda vermez.

İyilik bir çiçektir. Ama herkesin bahçesinde açmaz. Onu sulayacak, değer verecek, koruyacak insanlara vermek gerekir. Yoksa dikenlerinden sen zarar görürsün. Herkes iyi olmalı diye bir kural yok. Ama senin kendi iyiliğini koruman, en az başkasına ettiklerin kadar değerlidir.

Evet, dünyadaki en ağır yük belki de iyi niyettir. Çünkü iyilik, çoğu zaman nankörlükle, bazen ihanetle, en çok da sessiz terk edilişlerle sınanır. Ama yine de... Tüm bu kırıklıklara rağmen iyi kalabilmek, işte gerçek cesaret budur. Zor olan budur. Ve belki de bu dünyayı hâlâ yaşanır kılan tek şey, hâlâ birkaç insanın o ağır yükü sessizce taşımaya devam etmesidir.