Bir şehir düşünün; dağları kekik kokar, yaylalarında bin bir çiçek türü dans eder, arıların kanat çırpışı rüzgâra karışır... Malatya işte böyle bir yerdi. Özellikle de bal mevsimi geldi mi, bu şehir başka bir havaya bürünürdü. Sabahın erken saatlerinde, Pütürge’den, Arguvan’dan, Doğanşehir’in serin yaylalarından gelen arıcılar, peteklerini ellerinde tutarak şehir pazarına inerdi. Tezgâhların başında “Bu bal her derde deva!” nidaları yankılanır, bir kavanoz balın ardında yatan emeğe saygı duyulurdu.
Bugün Malatya’da hâlâ bal üretiliyor, doğru. Hâlâ doğa var, hâlâ çiçek açan yaylalarımız var. Ancak mesele sadece üretmek değil; nasıl, neyle ve hangi vicdanla üretildiği... Eskiden her köyde birkaç arıcı olurdu; bu insanlar doğaya saygıyla yaklaşır, arılarına evlat gibi bakar, balı sabırla ve sezgileriyle üretirdi. Şimdi ise üretim çoğu zaman sadece kâr odaklı. Arılar için değil, piyasaya yetişmek için çalışılıyor.
Katkılı, glikoz bazlı balların, market raflarını “Malatya balı” etiketiyle doldurduğu bu dönemde, ne üretici gerçek emeğinin karşılığını alabiliyor, ne tüketici ağzına o eski balın tadını alabiliyor.
TADI KAÇAN BİR MİRAS
Modernleşme hayatın her alanında olduğu gibi balcılığı da dönüştürdü. Teknolojiye karşı değiliz elbette; ama teknoloji doğallığı yok saymaya başladığında sorun da orada başlıyor. Bugün marketlerde gördüğümüz pek çok balın rengi altın gibi parlıyor olabilir; ama kokusuz, ruhsuz ve steril bir tatla karşı karşıyayız. Oysa Malatya balı dediğimizde akla gelen şey, yalnızca bir ürün değil; bir coğrafyanın, bir emeğin ve bir kültürün ifadesiydi.
Petekten akan balın içindeki dağ çiçeği kokusu, kekik tadı, azıcık yanma hissi damakta iz bırakırdı. O hissi bilenler bilir: Gerçek bal, hem şifa olurdu, hem huzur.
ÜRETİCİ DE TÜKETİCİ DE KAYBEDİYOR
Bugün ne yazık ki sadece tüketici değil, üretici de mutsuz. Gerçek bal üreten, arılarına kimyasal şurup vermeyen, doğaya saygılı davranan üretici; sahte ürünlerle rekabet edemiyor. Denetimsizlik ortamında glikoz katkılı ürünlerin daha ucuza piyasaya sürülmesi, dürüst üreticiyi köşeye sıkıştırıyor. Bu da uzun vadede balcılığı bitiriyor. Çünkü üreticinin emeği değer görmedikçe, bu işten vazgeçenlerin sayısı da artıyor.
MALATYA BALI BİR MARKAYA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?
Peki tüm bu tablo karamsarlık mı çiziyor? Hayır. Malatya balı hâlâ potansiyel taşıyor. Çünkü bu şehirde hâlâ işini hakkıyla yapan arıcılar var. Yaylalar hâlâ çiçek açıyor. Halkın bu konuda hâlâ belleği ve talebi var. Yeter ki bu mirasa sahip çıkılsın.
Yerel yönetimler, Tarım ve Orman İl Müdürlükleri bu konuda öncülük etmeli. Arıcılara eğitim verilmeli, katkısız üretimi teşvik eden destek paketleri sunulmalı, sahte ürünle gerçek bal arasındaki ayrım net biçimde denetlenmeli. Aynı zamanda coğrafi işaretli ürün süreci hızlandırılarak, “Malatya Balı” adı bir ticari marka haline getirilmelidir.
EĞİTİM, DENETİM VE YÖRESEL BİLİNÇ
Tüketici olarak bizlere de görev düşüyor. Satın aldığımız bala, etiketinden öte, üretim biçimine bakmalıyız. Mahalle arıcısından almak, kooperatiflere yönelmek, hatta doğrudan arıcıyla temas kurmak; hem ürünün kalitesini garanti altına alır, hem de emeğe destek olur.
Unutmayalım ki; Malatya balı sadece bir gıda değil, bu şehrin hafızasıdır. O balın tadında çocukluğumuzun yazları, yayla yolları, anneannelerimizin kilerleri, pazarda alışveriş telaşları vardır.
TATLI BİR HATIRADAN, GÜÇLÜ BİR GELECEĞE
Eğer bugün harekete geçersek, Malatya balı yalnızca geçmişin tatlı bir hatırası değil; geleceğin katma değeri yüksek, güvenilir ve aranan bir ürünü olabilir.
Eskiden Malatya balı “dillere destan”dı… Şimdi yalnızca dillerde bir hatıra olmasın. Bu toprakların çiçeği, bu dağların arısı, bu halkın emeği yeniden hak ettiği değeri görmeli.