“Çalışmak istiyorum ama iş yok.” Bu cümleyi son dönemde kaç gençten duydunuz? Ya da belki de bu cümle size ait. Diploma alınmış, stajlar yapılmış, sertifikalar toplanmış ama iş görüşmeleri hep “Olumsuz”la sonuçlanmış. Artık sabahları alarm çaldığında okul için değil, bir LinkedIn ilanı kaçmasın diye uyanıyor yeni nesil. Çünkü 2025 Türkiye’sinde genç olmak, çoğu zaman boşta kalmak anlamına geliyor.
TÜİK verilerine göre 2025’in ilk yarısında 15-24 yaş arası genç işsizlik oranı yüzde 24’e dayandı. Bu, her dört gençten birinin aktif olarak iş arayıp bulamadığı anlamına geliyor. Ancak mesele sadece bu kadar da değil. İşin bir de “ne eğitimde ne istihdamda (NEET)” olanlar var ki oranları yüzde 30’u geçiyor. Yani her üç gençten biri ne okula gidiyor ne de çalışıyor. Bu tablo, sadece ekonomik değil, psikolojik ve toplumsal bir krizin habercisi.
Gençlerin en çok yakındığı şeylerden biri şu:
"İş ilanlarında bile 'en az 3 yıl deneyim' isteniyor. Peki, biz bu deneyimi nerede kazanacağız?"
Üniversiteler, mezun üretmeye devam ediyor. Ama iş dünyası, nitelik bekliyor. Eğitimle iş piyasası arasındaki köprü çökmüş durumda. Yüz binlerce genç, üniversite mezunu ama piyasa tarafından “yetersiz” görülüyor. Bu çelişki, sadece bireyin değil, sistemin sorunu.
Bazı politikacılar ya da ekonomistler çözümü kolay sanıyor:
“Gençler girişimci olsun, kendi işini kursun.”
“Freelance çalışmak artık yeni trend.”
Bu tür söylemler kulağa hoş gelse de gerçek pek öyle değil. Bir iş kurmak için sermaye, freelance çalışmak için ise düzenli müşteri ve bağlantı ağı gerekiyor. Ne yazık ki gençlerin büyük bir kısmı için bu seçenekler birer lüks.
İşsizlik, sadece bir ekonomik veri değil. Aynı zamanda bir psikolojik travmadır. İş bulamayan gençler, kendilerini yetersiz, değersiz, hatta gereksiz hissediyor. Bu duygular, depresyon ve kaygı bozukluklarını artırıyor. Sosyal medya ise bir nevi “karşılaştırma cehennemi” haline geliyor: Herkes başarılı, herkes mutlu, herkes çalışıyor gibi görünüyor. Gerçekle sosyal medya arasındaki uçurum, gençler arasında tükenmişlik sendromunu büyütüyor. Bu umutsuzluk hâli, son yıllarda yurt dışına göç eden gençlerin sayısını artırdı. Artık “beyin göçü” değil, “gençlik göçü” yaşıyoruz. Geleceğini burada göremeyenler, çareyi başka ülkelerde arıyor.
PEKİ NE YAPILMALI?
Eğitim sistemimiz, iş gücü piyasasının beklentilerine göre revize edilmeli. Ezberci değil, beceri odaklı programlar geliştirilmeli. Kamu ve özel sektör, genç istihdamı için teşvik edilmelidir. “Gençlere öncelik” politikaları uygulanabilir. Staj ve gönüllülük programları, yasal güvenceye kavuşturulmalı, gerçekten “deneyim kazandıran” yapılar haline getirilmeli. Kariyer rehberliği, lise düzeyinden başlayarak yaygınlaştırılmalı. Gençler yeteneklerinin farkına küçük yaşta varmalı. Psikolojik destek sistemleri, işsizlik yaşayan gençler için erişilebilir hale gelmeli.
Gençlik, bir ülkenin geleceğidir. Ama sadece söylemde değil, uygulamada da bu böyle olmalı. Diplomalar duvarda çerçevede değil, hayatın içinde karşılık bulmalı. Gençler “şans verilmesini” değil, sadece “hak ettiklerinin karşılığını” istiyor. Bekleyen her genç, aslında kaybedilen bir gelecektir.