Sevgili hemşerilerim nasılsınız…
İnşallah iyisinizdir.
Aman sağlığınıza özen gösterin. Yediğinize, içtiğinize dikkat edin.
Önünüze gelen yiyecekleri sınırlı yiyin.
Peygamberimiz, birkaç lokma yemenin de yeterli olabileceğini, eğer zorunluluk varsa, yani ağır işler görülecek, enerji gerekecekse midenin en çok üçte birinin doldurulmasını, mide boşluğunun geri kalanının yarısını su için, yarısını da rahat nefes almak için ayrılmasını buyuruyor.
Modern tıp da bunu söylüyor.
Peygamberimiz (Allah’ın selamı üzerine olsun), yaptıklarına, yapmadıklarına, dediklerine, her türlü tutumuna mutlaka uymamız gereken birisidir.
Bakın bilim de onun dediğinin aynısını söylüyor.
Kayseri’de, herhalde tıp fakültesinin ‘dinimiz ve sağlık’ başlıklı bir biriminde, bir yazıda, aklımda kaldığı kadarıyla Yüce Peygamberimizin, içeceklerin, yiyeceklerin çok sıcak olarak boğazdan geçmemesi gerektiğini öğütlüyordu. Şimdi yine modern tıp, bunun gırtlak kanserinin en önemli nedeni olduğunu söylüyor.
Bir kısım insanlar bir yerde yemek yerlerken, omuzlarda bir cenazenin mezarlığa götürüldüğünü görünce, “Neyden ölmüş acaba?” diye konuşmuşlar.
Rahmetlinin çok yemek yiyen biri olduğunu bilen kişi, “Yemiş, yemiş, çatlamış” deyince, oradaki birkaç porsiyon yemek yiyen kişi, kafasını kaldırmış, “vay be! Yersen böyle yiyeceksin!..” demiş.
Bir gün Fuzuli’deki evimizin balkonundan bakarken, dağılan dershane öğrencilerini gördüm.
Gençler hepsi maşallah çitil gibi.
Kendi kendime, “Biz büyükler niye böyle değiliz” dedim ve o anda fazla kilolarımı atmaya karar verdim.
Yememi azalttım. Hareketimi çoğalttım. Sabah yürüyüşlerimi, koşularımı arttırdım.
Bir sabah, İnönü Parkındaki yürüyüş kulvarında koşarken, Malatya’mızın çok değerli futbol adamı, eski Malatyaspor Teknik Direktörlerinden Özkan Akbulut beni görmüş; durdurdu. Hal hatır ettik. “Sana bakıyorum, yüksek bir tempoyla koşuyorsun. Ben futbolcularımı bu tempoyla koştururdum. Hele senin bir nabzını ölçeyim.” dedi. Ölçtü, “Normal. Aman 90’nı geçmeyecek” dedi. Bir boyun hareketi gösterdi bana, “Başını bir tarafa eğeceksin, on altıya kadar sayacaksın. Sonra diğer tarafa eğeceksin on altıya kadar sayacaksın tamam.” dedi. Ben bu boyun hareketini hep uyguladım.
Bundan olmalı, namazda selam verirken hiç boynum ağrımaz.
Kilo verme sürecinde, insanın yüzü hastaymış gibi kötüleşiyor. Arkadaşlar, görenler hep sorardı, “Hasta mısın?” derlerdi.
Bu kötüleme hali, nasıl oluyorsa bir süre sonra tamamen normalleşiyor, yüz sağlıklı hale dönüyor.
Bir sabah sporundan eve geldim, apartmanın kapısından girdim, komşumuzun bankada çalışan kızıyla karşılaştım. “Selahattin abi spordan mı?” dedi. “Evet” dedim. “Çok fazla yapma” dedi. Görünümüme acımış, “Neye döndü… Yazık” demişti herhalde içinden.
Ben şakadan, “Beş kilo daha vereyim de” deyince, birden, “Saçmalamaaaa!” diye bir bağırdı, ki görseniz.
Bir gün de yine Baroda arkadaşlarla konuşurken, bir söz uydurdum, “Çinliler, yediğin ekmek kadar çirkin, içtiğin su kadar güzelsin derler!” dedim.
Bir hanım avukat arkadaş, o da çok şakacıydı, kalktı, “Gideyim su içeyim de güzelleşeyim!” dedi.
Bazen de, “Almanların ünlü bir sözü vardır, karı koca evlilik yıldönümlerini kutlarken gelinliklerini ve damatlıklarını giyebilecek vücut yapısında olmalıdır derler.” diye şaka yaparım.
Ben yemeklerde az yiyince, yani birileri gibi şapur şupur yemeyice, millet çeşit çeşit şey düşünüyor demek ki. Bir yemekte, akrabamızın biri yanındakine, benden için, “İştahı yok!” dedi. Halbuki, yesem, yediğimin üç katını rahat, rahat yerim. Hem alışıyorsun, hem de zaten nefsini tutsan beş dakika sonra o istek geçiyor.
Şeker nasıl artık acıysa! Ekmek de artık zararlı.
Özellikle günümüz buğdaylarıyla yapılan, hele de, içine çeşit çeşit katkı maddesi katılan ekmekler…
Yoksa ekmek nimettir.
Törelerimizce kutsaldır.
Yere düşen küçük bir parça ekmeği alır, üç sefer öpüp başımıza koyar, sonra ağzımıza atarız.
Biz böyle bir yüce milletin evlatlarıyız.
Ne yazık ki ekmekler bozuldu.
Aklıma geldi; ünlü yazar Oktay Akbal’ın 1946 yılında çıkan ilk kitabı olan hikaye kitabının adı “Önce Ekmekler Bozuldu”.
Daha olası olan, zihnimdeki bu kitap adının itmesiyle, “Ne yazık ki ekmekler bozuldu” cümlesini kurmam olmalı!
Hafta sonlarında, çıkınımıza peynir, zeytin, çay koyarak, çoğunlukla eşimi de alarak, arabamıza binip uzak ilçelerimizin, kuş konmaz, kervan geçmez köylerini gezer, doğayı, insanı, kültürü, töreyi, geleneği içimize çekerdik.
Benim, böyle gitmediğim köy belki de yoktur.
Bir köyün mezarlığını gezdik, eski mezar kalıntılarını gördük.
Biraz ileride köylüler, kadın erkek oturmuşlar, kadınlar saçta ekmek pişiriyorlardı.
Yanlarına gittik. Oturduk. Sohbet ettik.
Tabii ilk söz, “Nereye gidiyorsunuz?”, ikinci söz, “Nerelisiniz?”, üçüncü söz, “Hayırdır! Ne geziyorsunuz?” Konuşunca, insanlar açılıyor. Tanış çıkanlar oluyor.
Kalktığımız zaman kadınlar, “Durun ekmek almadan nere gidiyorsunuz?” dediler.
“Biz ekmek yemiyoruz!” diye karşılık verince, ocağın başındaki kadın,
“Uyy! Ey ne yiysiniz peki?” diye yadırgamıştı bizi.
Ekmek az, çok az yiyoruz gerçekten.
Mümkün olduğunca tam buğday ekmeği tercih ediyoruz.
Yaşar Çerçi Başkanın MEKSAN Ekmek fabrikasını kurduğu tarihten itibaren, onun satış büfelerinden hep tam buğday ekmek almaya başladık.
Köylüler hep, tarlasından kaldırdığı buğdayını, su değirmeninde, sonraları yapılan elektrikli, akaryakıtlı değirmenlerde öğütüp, evine getirip, ekşili olsun, yufka olsun, tandır olsun, fetil olsun ekmek yapıp yerdi.
Ama, fabrika unundan, köylülerce denilen “pavruka unundan” ekmeklere, somun olsun, açık olsun imrenilirdi.
Babam çarşıdan yani şehirden her gelişinde çarşı ekmeği denen açık ekmek veya somun ekmeği alarak gelirdi. O ekmekler kapış kapış yenirdi.
Yani fabrika unu dediğimiz beyaz undan, kabukları, kepeği alınmış, bir bakıma rafine un çok gözdeydi.
Nasıl bir zamanlar naylon gözdeyse. Naylon çorap, naylon gömlek gözdeyse.
Ya da Sana Yağı denen kimyasal revaçtaysa.
Çünkü koca İmparatorlukların yerine kahramanlıklarla, şehitlerle, gazilerle kurtardığımız topraklarımız, vatanımız üzerine kurduğumuz devletimiz bir zaman sonra emperyalist soyguncuların, alçakların pazarı haline gelmişti.
Güzel, kahraman milletimize yayınları aracılığıyla sevdirilmişti o yağlar, o naylonlar.
Ama kim ne diyorsa desin, övünelim ki, sevinelim ki, şükredelim ki o derbeder Türkiye prangalarını kırdı attı, ajanlarını eğitiminden, sanayisinden, tarımından, üniversitelerinden, basın yayın organlarından, askerleri, polisleri içinden ayıkladı, yolunu aydınlattı, çağdaş uygarlık yolunda ilerliyor, tarihi hedeflerine ilerliyor, yüz bin kere maşallah.
Geçenlerde birkaç kişi otururken, onlara,
-Madem beyaz un zararlı. Madem tam buğday unlar faydalı. Neden o ünlü Un Fabrikaları üretimlerini niye normal una dönüştürmüyorlar, niye hala aynı zararlı unu üretmeye devam ediyorlar? Diye sordum.
Üniversite mezunuydu çoğumuz.
Kimseden açıklayıcı bir görüş alamadım.
Ben, un fabrikası sahipleri yatırımlarını korumak istiyor. Kazançlarından olmak istemiyor.
Devlet de müdahale edemiyor. Serbest girişime karışmak istemiyor. Vatandaş bilinçlensin, fabrika unundan ekmeği yemesin diye düşünüyor olmalı.
Ancak bu husus sağlık konusu.
Devletimiz bu hususta işi oluruna bırakmamalı.
Örgütsüz tüketicilerle, örgütlü sermayeyi yan yana bırakmamalı.
Örgütsüz vatandaşlarının yanında durmalı; zararlı undan ayrılışın, değirmen ununa dönüşün önünü açmalı.