Bu sene Erzurum okul arkadaşlarımızla Trabzon’da buluştuk, kucaklaştık, konuştuk, hatıralarımızla koklaştık, tadına doyulmaz mutluluklar yaşadık.

Yaşandığı sırada acı veren, küçük düşüren, can sıkan ortak olguları onca yılın sonrasında gülerek, daha doğru anlayarak, yanlışımız varsa bularak hatırladık, konuştuk. 

Az değil üç dört yıl yatılı olarak bir aile gibi yaşadık.

Ünlü Atatürk Ortaokulu’muzu bitirip Devlet Yatılı Okul Sınavına girdiğimde tarih 1969’du.

Yerel radyosuyla, her gün saat on gibi, bir süre Malatya Malatya türküsünün müziğini hafifçe, tatlıca yineleyerek vakit doldurduktan sonra, spikerin, “Burası, Malatya Şehit Kemal Özalper Erkek Sanat Enstitüsü Eğitim Radyosu” dedikten, radyosu olan ev halkına Malatya’mızın güzel sesli sanatçılarından türküler dinleten radyonun bulunduğu okulda sınava girmiştim.

Sınavın doğru yanıtladığım şu sorusunu unutmadım: Telden yapılmış, bir karenin alanı 25 cm.2’dir. Bu kareyi bozup daire şekline getirirsek, o dairenin alanı kaç cm.2 olur?

Birkaç ay sonra, Hükümet Binasının en üst katının sağ tarafında olan MEM kalemine gidip, kapının önünde biriyle konuşan kadın memura,

-Yatılı okul sınav sonucu geldi mi? diye sorduğumda, geldi deyip, adımı sorup öğrendikten sonra,

-Ay! Sen kazandın herhalde deyip içeriye girmiş, yazıya bakıp evet, Tunceli Yapı Enstitüsünü kazandın demişti.

Tabii, çok, çok sevinmiştim.

Bir şey sevincimi azaltmıştı. O da, Niyazi Mahallesinde, mahalle takımında top oynardım. Benden iki üç yaş büyük, şimdilerde de hep görüştüğümüz Resul arkadaşın, beni Malatya Amatör Kümede bir takıma aldıklarını söylemesiydi.

Tunceli’ye gideceğim için bu bakımdan hem ben, hem o üzülmüştü.

Yapı Enstitülerinin birinci sınıf sene sonunda, Türkçe, Matematik, Fen dersleri ortalaması yedi ve üzeri olanların katıldığı sınavı kazananlar Erzurum İnşaat Teknisyen Okuluna gidebiliyordu.

Bu sınavı kazandığımı öğrendiğimde de dünyalar benim olmuştu.

Ortaokulda beraber oturduğum arkadaşlarım subay olan Altay Yener, Malatya’da Makine Mühendisi, iş insanı Mustafa Çekirdek ve terzi Cevdet Ziyalın oğlu, iş insanı Namık Ziyal’dı.

Tunceli’de okurken Altay’a gönderdiğim mektupta, sene sonunda gireceğim Erzurum sınavından bahsettikten sonra,

-Sınavı kazanırsam, o okulu bitirdiğimde 1200 lira net maaş alacağım diye yazmıştım. Bize öyle söyleniyordu hocalarımızca.

Erzurum’a karma tren denen, sadece iki vagonu yolcu, diğerleri yük vagonu olan, yirmi altı saatte düşe kalka pardon dura kalka Erzurum’a giden, SSCB’nin kurduğu Demir Çelik Fabrikasından dolayı İskenderun Kars arası çalışan trenle gidip gelirdik ki, yolcu için çok çetindi. Başka aktarmasız giden tren de yoktu.

Erzurum’da kendi kendime diyordum ki,

-Mezun olduktan sonra Malatya’ya uçakla gideceğim. Ucuz tren karma treni varken otobüsle bile gidemedik maalesef.

Okulumuz, meşhur, gurur, onur, kahramanlık,  binası olan Erzurum Kongresinin yapıldığı muhteşem taş binaydı.

Okul binamızda biri birinci, biri ikinci sınıf olan, henüz üçüncü sınıfı oluşmamış, kapanan Tekniker okullarının yerine iki yıl önce açılmış olan Erzurum İnşaat Teknisyen Okulu ve Atatürk Yapı Meslek Lisesi iç içeydi. Ben, üçüncü sınıftayken, fark derslerini vererek Yapı Meslek Lisesi diplomasını da almıştım.

Bir ara Gazi Ünv. Eğitim Fakültesi, Eğitim Yöneticiliği ve Denetçiliği bölümünde bir diplomamla, Ankara Hukuk Fakültesi’nde de diğer diplomamla kayıtlıydım.

Müdür Başyardımcımız rahmetli Nabi Aksoy hocamız, bir etütte bana bu diplomalardan dolayı,

-Sen deve kuşu gibisin. İşine gelince deveyim uçamam işine gelmezse kuşum, yük taşıyamam diyerek, istersen ben öğrenciyim, istersen ben mezunum dersin demek istemişti.

İnşaat Teknisyen Okulu çok zordu. Ankara Hukuk Fakültesi kadar zordu.

Yazılılardan beş, altı alabilmek büyük başarıydı.

Hukuk’a bu diplomamla girmiştim. Üniversite girişte, lise not ortalamamızın yarısı puana ayrıca eklenirdi.

Yani lise not ortalaması çok önemliydi.

Benim lise not ortalamam ne yazıyordu biliyor musunuz? 48.6

Okulun zorluğu bakımından söyleyeyim, diplomamızın arkasında da, “Bu diploma lise fen kolu diplomasına denktir.” diye yazmaktadır.

Edebiyat ve Kompozisyondan iyiydim.

Şimdi emekli Profesör olan çok saygıdeğer, öğrenci babası (annesi diyemedim) Gönül Ayan hocamızın emeği çoktur.

İki dersten de yazıl notlarım 7-8’in altın düşmedi.

Kompozisyon yazılı sonuçlarının okunduğu derste birkaç arkadaşı, yazdığı kompozisyonu okuması için tahtaya çıkarırdı.

Ben değişmeyendim adeta.

Arkamda oturan Diyarbakırlı arkadaşım, şimdi mühendis Mahmut arkadaşımın kağıdını da alır yazardım. Kendisi yazdıklarından hep dört, benim yazdıklarımdan 4-5 gelirdi.

Gönül Ayan hocamız gerçek bir edebiyatçıydı.

Çok bilgili, çok ilgili ve çok etkiliydi.

Bir defa okul çapında, arka müzik olarak, pikapta longpleylerin çaldığı şiir okuma yarışması yapmıştı.

İlk üç, Mehmet Akif’in “Bülbül, Cahit Külebi’nin Sivas Yollarında ve Yahya Kemal Beyatlı’nın Sessi Gemi şiirleriydi.

Mehmet Akif bu ünlü şiirini, Bursa’nın 1920’de Yunan işgali üzerine, Türk İslam aleminin içine düştüğü acı durum duygularıyla yazmıştı.

Şiirde, bülbülün feryadı, vatanın işgali ve milletin matemiyle iç içe getirilir.

Hani bir kısım aklı evveller, çok bilmişler, Atatürk düşmanları, İsrail, Alman, ABD Ajanlarının taşeronları Yunan yok, işgal yok, kurtuluş savaşı yok… derler ya!

Çok uzun eserden, çok bilinen bir bölüm alıyorum:

BÜLBÜL

Eşin var, aşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun;

Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,

Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl bir gülşen,

Gezersin, hanümanın şen, için şen, kainatın şen…”

 

SİVAS YOLLARINDA Cahit Külebi

Sivas yollarında geceleri

Katar katar kağnılar gider

Tekerleri meşeden

Ağız dil vermeyen köylüler

Odun mu, tuz mu, hasta mı götürürler?

Ağır ağır kağnılar gider

Sivas yollarında geceleri.

 

Ne yıldızlar kaynaşır gökyüzünde

Ne sevdayla dolup taşar gönüller,

Bir rüzgar eser ki, bıçak gibi

El ayak şişer.

Sivas yollarında geceleri

Ağır ağır kağnılar gider.

 

Kamyonlar gelir geçer, kamyonlar gider

Toz duman içinde

Şavkı vurur yollara,

Arabalar dağılır şoförler söver,

Sivas yollarında geceleri

Katar katar kağnılar gider.

 

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler,

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Gidenlerin hepsi memnun ki yerinden,

Asırlar geçtiği halde; dönen yok seferinden.

Saygıdeğer canlarım,  başka bir yazımızda Trabzon’da gezmek arzusuyla esen kalınız, Allah’a emanet olunuz.