İlk milletvekili aday adayı olduğumda, 2007’de, bir röportajımda, “Hedefim, Malatya’da Alevi-Sünni dayanışmasını sağlamaya çalışmak olacak. Bunun için, öncelikle, iş hayatında Alevi-Sünni sermayesinin ortak ticari şirketler kurmalarına zemin oluşturmaya, arabulucu olmaya çalışacağım.” dedim ve devamında da,
“Bu ekonomik, bu maddi kardeşlik yakınlaşması, bu kar-zarar kardeşliği, insanları toplumsal yaşamı da paylaşmaya itecek ve asıl amaç olan Alevi Sünni birlikteliğini manen de geliştirip kökleştirecektir.” diye eklemiştim.
Çok eskiden, Çarmuzu tarafına giden dolmuşlar, Emeksiz Caddesinin alt tarafında, Kız Enstitüsünün karşısından kalkardı.
Kışın akşamüzeri bu durak yeri ana baba gününe dönerdi!
Gelen dolmuşa binmek için, kadın erkek, yaşlı genç, çocuk demeden insanlar birbirini ezerdi.
Sadece burası değil, bütün dolmuş durakları sabah ve akşam seferleri sırasında böyleydi.
Neden? Herkes bir an önce binip, evine varmak istiyor.
Dolmuş azdı, gelen arabaya binemezsen yarım saat kadar soğukta bekleyecektin.
Bu bekleme zordu.
Hele iftar saatleriyse…
Bunu şunun için söylüyorum: Eğer yeterli dolmuş olsaydı, bu güzel, bu şanlı tarihin çocukları, bu güzel, muhteşem dinimizin evlatları, gelen dolmuşa binerken, kadına, yaşlıya, oruç olana öncelik verecek; ‘Buyur abla, teyze siz binin.’, ‘Abi, amca siz buyurun’ deyip nezaket gösterecek, öncelik verecekti.
İki binin başlarında Yorum Gazetesinde yazığım yazıda, “Dinimiz mükemmel de, insanımız medeni değil!” demiştim.
Gerçekten de, toplumumuzun çok, çok büyük bir kesimi için önce maddiyat gelir; ekmek aş iş gelir.
Toplumun çok, çok az kişisi ise öncelikle maneviyat der.
Bunlar kahramanlardır. Alimler, ulemalardır.
Bir toplum düzeni de kahramanlık üzerine kurulamaz.
Komşuluk neden çok önemlidir?
Dinimize ve de hayat gerçeğine göre, neden ailemizden sonra gelir?
Çünkü maddi-manevi; iyi günde, kötü günde, hastalıkta sağlıkta birbirimize muhtacız.
“Komşu komşunun külüne (bile) muhtaçtır.” diyen bir büyük milletiz.
Peygamber efendimiz (Allah’ın selamı üzerine olsun) bir hadisinde,
-Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım demiştir.
Büyük şehirlerimizde, Avrupa’da bu güzel komşuluk ilişkileri çok zayıflamıştır.
Neden? Çünkü; modern toplumda, sanayileşmiş, gelişmiş toplumlarda birbirine madden bir ihtiyaçları kalmamış.
Telefon var, internet var, televizyon var, otomobil var, hastane var, okul var, süper market var, ekmek var.
Bir tek “kül” yok!
Hayat gerçekleri içinde, hayatın olağan akışı içinde, maddiyat maneviyattan önce gelir.
Ama aslında, ama hayatın “kökünde, kökeninde”, huzurun, mutluluğun, sağlığın “dibinde, derinliğinde” maneviyat var.
Ama oraya inmek her yiğidin karı değil.
Prof. Dr. Ahmet Altan’ın Malatya’da verdiği bir konferansta, kürsüye çıkmadan önce yan yana otururken,
-Siz, Avrupa devletlerine bakıp, hükümeti eleştiriyorsunuz. Ama Türkiye o Avrupa devletleri şartlarında değil ki dedim.
Bu eleştirimden rahatsız olmuştu.
Kürsüde konuşmasını bitirdikten sonra da, soru cevap bölümünde de, konuşurken çok üzerinde durduğu insan hakları vd. hususlarla ilgili;
-Bizim aydınlarımız, yazarlarımız, düşünürlerimiz hep hukuk, demokrasi, insan hakları… demişler. Bunlar için bedeller ödemişler, işkence görmüşler, hapis yatmışlar. Ama bu çabalar fazla işe yaramamış. Hiç olmazsa bunun bir kısmı kadar da, ülkemizde üretimin artırılması, tarımda, sanayide, madencilikte, ticarette gelişmemiz için çaba harcasalardı, yollar arasalardı o hakların yeşereceği, hayat bulacağı altyapı denen zemin oluşurdu dedim.
-Çok haklısınız dedi.
CHP Battalgazi İlçe Başkanıyken de duvara, “Çalışmayanın eleştiri hakkı yoktur.” Ve, “Lafla parti gemisi yürümez” diye iki tabela asmıştım.
Evet sadece lafla, hele boş lafla istediğin güzellikler yeşermez.
Nasıl, maydanoz ekmeden önce, zemini hazırlamak, ekim yerini kazmak, taşlarını temizlemek, toprağı gübrelemek gerekiyorsa, bütün iş ve işlemlerde zemin şartlarının hazır olup olmadığına bakmak, hazır değilse hazır hale getirmek gerekir.
Burada bütün kalbimle yazıyorum…
Türkiye’de, eksik demokrasimizin, doğru düzgün, sözlüklerdeki tanımına uygun siyasetçiliğin, insan haklarının, hukukun, adaletin uygun zemini oluşuyor…
Ekonomik kalkınmayla kendiliğinden oluşuyor.
Bunu bütün siyasi deneyimlerimle net olarak görüyor, gözlemliyorum.
Ortaokulda, lisede öğretmenlik yaptım; bir tek öğrenciyi sınıfta bırakmadım.
Çünkü, her birinin farklı özellikleri var.
Sınıfta kalmayla bir şey değişmiyor.
Aynı huy, aynı yapı sürüyor.
Nasıl bir turşu bidonuna, suyu, domatesi, biberi, küte-acuru koyup, usulüne göre diğer hususları da tamamladıktan sonra ağzını kapatır ve zamanı geldiğinde açtığında, bazılarının tam turşu olamamasını nasıl normal karşılarsan, öğretmen olarak elinden geleni yapmış olmak şartıyla, sene sonunda da notuna bakmadan bütün öğrencileri sınıf geçirmelisin.
Bunu niye yazdım?
Her şeyde, her işte, zamanı, zemini, şartları iyi okuyup, iyi ölçüp biçtikten sonra hayata geçip geçmeyeceğine, pratiğe uyup uymayacağına, olurluğuna, olmazlığına karar vermek gerekir de onun için.
Bazı şehir yollarında, ilçe yollarında dünya kadar para harcanıp, benzin istasyonu, yanında güzelim lokantası ve diğer tesisleri yapılmış ama o yolda, o çevrede lokantaya gelip yemekler yiyecek insan, yakıtlar doldurulacak otomobil, otobüs, kamyon olmadığından, o güzelim, o bin bir emekle yapılmış tesislerin kaderine terkedildiğini görürüm.
Yine, köydeki bahçesine kocaman ev, yanına havuz, çardaklar, basketbol potası, araç park yeri ve benzerleriyle dört başı mamur bir yaşam ortamı yaptırmış kişinin, ailenin ihtiyaçlarıyla, ortamın gerçekleriyle uyumlu olmadığı için, bir süre kullanılmış, hele yaptıran aile büyüğünün vefatıyla tamamen terk edilmiş olarak, çamları susuzluktan kurumuş, sıvaları dökülmüş, camları kırılmış, demirleri paslanmış olarak gelene geçene acı verir biçimde durur.
Neden? Dört başı düşünülmeden, hesapsız kitapsız yapım, yatırım olduğu için.
Böylece boş işlerle uğraşmamış olacaksın.
Yenilip suçu hakemin üstüne atmayacaksın. Eskiden bu çok yapılırdı.
Terzi bin defa ölçer, biçer ve bir defa keser.
Biz avukatlar, bir hukuki uyuşmazlığı nasıl çözeceğimizi günlerce araştırır, inceler, sorup soruşturur ondan sonra dilekçesini yazar, davasını açarız.
Hukukta, hangi dava olursa olsun, hiç birisi birbirinin aynısı değildir.
Mutlaka farklı boyutları vardır.
Onları bulmak, görmek gerekir.
Dava, yolda düzelmez!
Düzelebilecek durumlar da vardır ama onun müvekkile yükleyeceği bedeller vardır.
Not: Nereden düğmeye basıldı ki, Cumhuriyet’e ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik, iftiralar, hakaretler ihtiva eden, “Alıntı” adlı, kimin hazırladığı, dağıttığı belli olmayan, Fetö tarzlı, süslü ve çok kötü içerikli yazılar Sosyal Mecra Derinliklerinde paylaşılmaktadır.
Devletimiz, “Terörsüz Türkiye” ve “Türkiye Yüzyılı” hedefine kilitlenmişken, muasır medeniyetin üstüne çıkma yolunda ilerlerken, kardeşliğimizi çelikleştirmeye çalışırken, bu tür tersi işler, bu tür bölücülükler niye?