Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri ayarlama enstitüsü” adlı eserinde “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır...Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur” diye bir cümle kullanır. Tanpınar’ın ifade ettiği gibi zaman ve mekânın insan ve toplumdan bağımsız bir anlam ve gerçekliği söz konusu değildir. İnsan ve onun oluşturduğu toplum, zamanı ve mekânı farklı anlamlar yükleyerek, kullanarak, vasıta kılarak, özneleştirerek ve nesneleştirerek yeniden üretmektedir. Toplumsal ve tarihsel bir olgu olan kent de bir mekân olarak bu gerçeğe bağlı kalarak varlık bulmaktadır. İnsanın ilişkilerinden kendi yaşamı için ürettiği; ihtiyaçlarını karşılamak üzere oluşturduğu bir mekân olan kent, yine insan ilişkileriyle bir şekil almakta ve dönüşmektedir.

İnsanoğlunun kendi kullanımı için ürettiği bir mekânsal birim olan kent, her şeyden önce fiziki, dolayısıyla bir mimari birimdir. Binalar, yollar, sokaklar, pazarlar, ibadethaneler, anıtlar, köprüler, çarşılar, eğlence ve spor alanları, sanat merkezleri, müzeler gibi sayısız mimari bileşimden oluşan kent; bakılan, seyredilen, okunan ve böylece sevilen; hayran olunan, rahatsız eden ya da sizi sıkan bir bedene sahiptir. Ancak mekânsal yani fiziki boyutlarının her birinde toplumsal hayatın hemen her alanına ait bir belirti bulundurmakta, toplumsalın şifrelerini kendinde taşımaktadır. Kentin bedeninin her bir uzvu hem bir gerçeklik olarak hem de simgesel boyutuyla öne çıkar. Sokak, cadde, yol, bina, park, köprü, müze gibi her bir kent yapısının derin anlamları, çok boyutlu bir simgesel dünyası ve size kendini anlatacak sözü bulunur. Bahsi geçen gerçeklik, anlam ve simge şüphesiz kentin toplumsal, kültürel ve insani yönleriyle ilişkilidir. Dili olmadığı düşünülen her çıplak gözle görünen bir yapıntının kendi içinde size anlatmaya çalıştığı bir hikâyesi, ancak dikkatli bir gözlemle size anlatacağı bir mesajı bulunmaktadır. Kentteki her bir yapı, belli bir dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal süreç içindeki yaşantının, gerçekliğin ve oluşumun tanıklığını ve sözcülüğünü yapmaktadır. Yapımında kullanılan ana malzeme ve işçilikten, estetik görünümden ekonomik değerine kadar kenti oluşturan her yapı, ait olduğu dönemin yaşantısı hakkında en fazla bilgiye sahiptir. Bu yönüyle kent, hem bir toplumsal-tarihsel hafıza hem de güncel olanın kendini somutlaştırdığı bir mekândır. Bu gerçekten hareketle kent, fiziki bir mekânsal alandan öte bir ruh haline, bir takım gelenek, görenek ve adetlere ve bunların toplamının özünde yer alan düzenlenmiş davranışlara ve duyarlılığa karşılık gelir. Eş deyişle kent, yalnızca bir fiziki mekanizma ya da kendiliğinden üretilmiş bir yapı değildir. Onu oluşturan insanların içinden geçtikleri bir yaşamsal süreci içerdiği içindir ki insan doğasının ürünüdür. Kendisine ait bir kültür ve yaşama tarzı geliştirmesine bağlı olarak medeni insan için doğal bir yaşama alanı ve toplumsal bir auradır.

            Ekonomi, siyaset, din, aile, sağlık, eğitim gibi bileşenleri bulunan yapının içinde şekillenen toplumsal mekân, işbirliği ya da çatışma yoluyla insanın ürettiği hemen her şeyin bir araya gelmesi ve buluşmasıdır. Bugünden yarına bir anda ortaya çıkmayan toplumsal mekân, gösteren ve göstermeyen, algılayan ve yaşanan, teorik ve pratik gibi çok sayıda yönü ve hareketi olan bir sürecin sonucudur. Süreç içerisinde toplumsal faaliyetlerinin ürünlerinin kaydedildiği mekân, zamanla geliştirilenlerin izlerini taşır. Bu, onun toplumsal ve tarihsel yönünü ortaya çıkarır. İnsanların yaşamlarını sürdürmek için ortaya çıkardıkları yapılar, belli bir tarihin, dönemin, yaşantının, insan ilişkilerinin ve alışkanlıklarının somut yansıtıcılarıdırlar. Tanımadığınız bir kente ilk kez gittiğinizde karşılaştığınız her yapı ve mekan, orada yaşayan insanların yaşantıları ve ilişkileri hakkında ip uçları verir. Cadde ve sokaklarındaki mağazalarının vitrini, konutlarının mimarisi ve yapı malzemeleri, kentin ortak kullanım alanları, çarşısı veya pazarı sıradan ve gelişi güzel ortaya çıkmamış; tam aksine belli bir birikimin, ihtiyacın ve yaşanmışlığın eseridir.

Başlı başına coğrafi ve ekolojik bir birim olmanın yanında ekonomik bir birim olan kentin ayırıcı yönü onun değişime açıklığıdır. Bu açıdan kent, bir değişim imgesi ve anıtıdır. Değişimin merkezinde olan kent, farklı çağlara, zamanlara ve dönemlere tanıklık ederek bu özelliğini kalıcılaştırmaktadır. Akış halindeki doğal yaşam, kent içinde geçerlidir. Kentler değişir, değiştirir, başkalaşır ve bu süreçleri yapılandırır. Yapıların görüntüsü, tercih edilen renkler, kullanım amaçları, değerleri toplumun ekonomik, sosyal ve siyasal yaşantısıyla doğrudan ilişkilidir. Bu anlamda Malatya’nın tarihi ve simgesel değeri olarak anılan “Şirket Han” ve onun yerine şuanda var olan yapı; toplumun nerden nereye geldiğini açıklar. Bir zamanın büyük avlusu ve büyük ortak kullanım alanı bulunan, daha çok kerpiç ve ahşabın yapı malzemesi olarak kullanıldığı, belki de statiği hesaplanmamış ve profesyonel olarak projelendirilmemiş bir yapı olan “Şirket Han”’ın yerindeki yeni fiziki yapı, kat sayısından, kullanım amacına, statiğinden yapı malzemesine, mimarisinden teknolojisine kadar şekillendiği dönemin ekonomik ve sosyal yaşantısını yansıtmaktadır. Nasıl ki “Şirket Han” 1900’lü yılların eseri ve o dönemin yaşantısını yansıtıyorsa yerinde inşa edilen LCW binası diye anılan yapı da 2000’li yılların yaşantısını temsil etmektedir.