Bir tuhaf zaman dilimini yaşıyoruz. Doğruyu söyleyenin suçlu, yalanı parlatanın muteber sayıldığı, hadsizliğin kol gezdiği bir zaman dilimi…
Memleketin üzerine kara bulut gibi çökenler, meteoroloji uzmanı kesilmişler adeta. Milleti aldatmak için çıktıkları yağmur duasında milletin de kendilerine katılmasını bekliyorlar. Milletin ekmeğini küçültenler, kral sofralarında şükür nutukları atıyor. İnsanları kutuplaştıranlar, birlikten; ayrıştıranlar, kardeşlikten söz ediyor. Hukuku eğip bükenler, adalet timsali kürsülerde pervasızca haktan, hukuktan dem vuruyor. Vicdan yoksunları, merhamet semineri veriyor. Kalemini kiraya veren gazete ve medya sülükleri, “bağımsız basın” edebiyatı yapıyor. Bütün bu çarpıklığı ellerini ovuşturarak seyreden her devrin adamları da bunu dik duruş olarak nitelendiriyor.
Ne büyük ironi değil mi? Halka tepeden bakanların “milli irade” demeleri. Milletin sırtına binenlerin, kendileri yetmezmiş gibi yüklerini de bindirenlerin utanmadan milletten fedakârlık istemeleri... İsrafın doruklarında yaşayanların milletten tasarruf etmesini beklemeleri. Millete sabır tavsiye edenlerin çocuklarını, torunların saltanat içinde yaşatmaları… Millete kemer sıkın diye akıl verenlerin göbek ve ense şişirme yarışı düzenlemeleri…
Bazı şerefli(!) şerefsizler de dünü inkâr ederek bugüne şirin görünmeye çalışıyorlar. Dün, oy toplamak için milletin gözünün içine baka baka yalan söyleyenlerin bugün oryantallere taş çıkartırcasına kıvırma ve kıvırtmaları, geriye dönüş atakları ile göz boyamaları… Dün tükürdüğünü bugün yalamaları... Utanma ve arlanma duygularını tamamen kaybetmiş bu zevatın çokluğu doğrusu tiksindiriyor insanı… Milletin hafızasını balık hafızası olarak değerlendiren bu muhteremlerin(!) unuttukları da var elbet: Arşiv. Belki millet unutur; ama arşiv ve tarih unutmaz. Ha unuttukları bir şey daha var! O da bu milletin sağduyusu, feraseti ve sabrı… Bu millet, çok şey gördü, çok şey yaşadı. Savaşlar gördü ve yaşadı iliklerine kadar. Yoksulluk gördü, ihaneti yaşadı, darbelere şahit oldu. Ama en acısı ne biliyor musunuz? Kendisini efendi sanan kifayetsizlerin milleti aptal yerine koymaya çalışmaları... Bugün öyle bir noktaya gelindi ki; arsız, namus bekçiliğe soyunmuş; hırsız, soyguncu, vurguncu kendi utanmazlığını başkalarının üzerine yükleme derdine düşmüş. Yalancı, çıktığı kavakta doğruluk madalyası dağıtıyor. Beceriksizler, liyakatin faziletlerinden bahsediyor. Ülkeyi yangın yerine çevirenler itfaiyeci rolüne soyunuyor.
Birileri de hâlâ milleti kandırabileceğini düşünüyorlar. Her şeyi unutturabileceklerini sanıyorlar. Milleti balık hafızalı gören bu hadsizler; biz ne söylersek inanırlar, ne gösterirsek alkışlarlar zannediyorlar. Etraflarına topladıkları dalkavuk ve şakşakçılarına bakarak hala kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sanıyorlar; ama yanılıyorlar. Bu millet sabırlıdır ama şuursuz değildir. Sessizdir ama kör değildir. Mütevazıdır ama onursuz değildir.
Yeter artık! Bu milletin aklına, sağduyusuna, sabrına tepeden bakanlar, biraz yüzünüz kızarsın. Dönün bir bakın Allah aşkına! Bakın da görün ülkeyi ve insanlarını ne hale getirdiniz. Utanın, arlanın, hicap duyun… Dönün, biraz da kendi karanlığınızla hesaplaşın. Çünkü sağduyusunu hiçbir zaman kiraya vermeyen, vermeyecek olan bu milletin her ferdi; artık sözlerinize değil, yaptıklarınıza ve bu millete layık gördüklerinize bakıyor.
Şunu unutmayın ki bu milletin sırtına yıllarca yük olanlar, bir gün bu milletin vicdanında hüküm giyecekler. Milleti, eşek yerine koydunuz; ama çok şükür millet hafızasını kaybetmedi.