Kifayetsiz muhteris, bilgisi olmayan; ancak iddiası büyük insanları tanımlar. Aklı kıt, yeteneği sınırlı ama arzusu sınırsızdır böylesi kişinin. Görgüsü eksik; ama makam iştahı kabarıktır. Bizim asıl meselemiz, bu insanların varlığı değil, bu insanlara verilen yetkidir. Çünkü kifayetsiz bir insan, tek başına bir hiçtir; ancak kifayetsiz muhterise yetki verilirse, eline geçirdiği bu yetkiyi sonuna kadar kullanarak toplumu felakete sürükler.
Kifayetsiz muhteris kendini olduğundan büyük görür. Taşıyamayacağı yükün altına girdiği için de ezilen libidosunu kendisine verilen yetkiyi kötüye kullanarak tatmin etmeye çalışır. Yetersizliği sonucu sebep olduğu felaketler karşısında başkalarını suçlar; dediği olmadığı, yapılmadığı sürece de kudurur, saldırıya geçer. Hırsı onu insanlıktan uzaklaştırır. Elde ettiği imkânı, makamı, koltuğu kaybetme korkusu ona her türlü adaletsizliği, haksızlığı, ahlaksızlığı, rezilliği ve alçaklığı yapma cesareti verir. Bilgi yoksunu bu tiplerin genel özelliği bağırma, hakaret, zulmetme, yakma yıkmadır.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bu cahil insanlar, cehaletlerini kurnazlıklarla gizlerler. Cehaletin gölgesinde boylanan özgüvenleri ile adeta küçük dağları ben yarattım havasına girerler. Kifayetsiz muhterisin en büyük korkusu ehliyet sahibi liyakatli insanlardır. O nedenle çevrelerinde ehliyet ve liyakat sahibi insanların olmasını istemezler. Çünkü ehliyet ve liyakat kifayetsiz muhterisin maskesini düşürür. Bu yüzden bu tip insanlar çevrelerine bilgili insanları değil, itaatkâr insanları toplar. Eleştirenleri değil, alkışlayanları sever. Hakikati söyleyenleri değil, hoşuna gidenleri yanında tutar. Böyle olunca da kifayetsiz muhterisin çevresinde yalakalıkla beslenen, çıkarla genişleyen bir çember oluşur. O çemberin içinde akıl yoktur, istişare yoktur, ehliyet yoktur. Sadece boyun eğme, korku ve sadakat vardır. O çemberin içerisinde kendisine yer kapanların dini- imanı servettir, paradır. Çemberin içerisinde kalmak için her türlü insani, ahlaki, milli ve dini değerleri ayaklar altına alan bu parazitler için yalan, mubah, haram ise günah olmaktan çıkar.
Kifayetsiz muhteris, elde ettiği saltanatı sürdürmek için her türlü yol ve yönteme başvurur. İftira, kumpas, entrika, çamur atma, karalama, bel altı vurma bu kişilerin vazgeçilmez silahlarıdır. Kifayetsiz muhterislerin yönettiği ülkelerde üretim yerini imaj yönetime bırakır. Gerçekler susar, troller konuşur. Sonuçta toplum yavaş yavaş bedel ödemeye başlar. Çünkü kifayetsiz muhteris yükselirken değerleri düşürür, kurumları zayıflatır, adaleti aşındırır. Kifayetsiz muhterisin geldiği nokta yarattığı dağın zirvesindeki kapıdır. Ancak o kapıyı açacak anahtar onda yoktur. Çünkü o kapı bilgi ister, birikim ister, hikmet ister. O ise o kapının önüne sadece hırsı ile geldiği için zirveden hızla Esfeli Safilin çukuruna yuvarlanır.
Mesele sadece Esfeli Safilin çukuruna yuvarlanan kifayetsiz muhterislerin meselesi değildir elbette. Ona o imkânı tanıyan, o yolu açanların ahlaki zafiyetlerinin yeri inkâr edilemez. Ona verilen yetki ve emanette o yetkiyi ve ya emaneti verenlerin de vebali vardır. Nitekim Kur’an açık bir ölçü koyar: “Emanetleri ehline verin.” Bu bir tavsiye değil, bir emirdir. Çünkü emanet ehline verilmezse sadece bir görev, yanlış kişiye verilmiş olmaz; adalet de zedelenir, düzen bozulur, toplum onulmaz yaralar alır. İslam Peygamberinin uyarısı nettir: “Emanet ehline verilmezse kıyameti bekleyin.” Bu söz, bir gün ansızın kopacak bir kıyameti değil, her gün biraz daha yaşanan bir çöküşün ifadesidir. Selçuklunun büyük aklı Nizâmülk de aynı hakikati haykırmıştır: “kifayetsize görev vermek başarısızlığa, muhterise vermek kavgaya, ikisini bir araya getirmek ise fitneye davetiye çıkarmaktır.” O halde sorulması gereken soru şudur: Biz liyakati mi esas alıyoruz, sadakati mi? Ehliyeti mi gözetiyoruz, itaati mi? Çünkü tercihimiz kaderimizi belirler.
Unutmayalım, kifayetsiz muhterisler kendiliğinden var olmazlar. Onları büyüten, onlara yol veren, onları alkışlayanlar var oldukça; onların varlığını sürdürmesini sağlayan düzen de var olacaktır. O düzen değişmediği sürece de kifayetsiz muhterisler varlıklarını sürdürecekler, bekleyenler de kıyametlerini yaşayarak göreceklerdir.