"İşaret parmağınla karşındakini suçlarken dikkat et; çünkü diğer üç parmağın da seni gösteriyor." Bir garip bir millet olduk ki sormayın. Suçlu hep başkası, hain başkası, ahlaksız başkası, yalancı başkası, hırsız başkası, yolsuz başkası... Peki ya biz? Biz hep masumuz! Sanki bu ülkenin sokaklarında biz yaşamıyoruz. Sanki çocuklarımızı biz yetiştirmiyoruz. Sanki bu devleti yönetenler Mars'tan geldi. Sanki rüşveti veren de alan da biz değiliz. Sanki torpil isteyen telefonları açanlar biz değiliz. Sanki trafikte kırmızı ışıkta geçen, vergisini eksik ödeyen, kamu malını kendi malı gibi kullanan, işini savsaklayan insanlar başka bir gezegenden gelmişler.

Sahi biz, ne zamandan beri aynaya bakmayı bıraktık? Ne zaman herkes kendi vicdanını beraat ettirip de başkalarını mahkûm etmeye başladı? Bugün herkes ahlâk dağıtıyor. Herkes adalet vaaz ediyor. Herkes dürüstlük nutku atıyor. Ancak mesele kendi vicdanı ile hesaplaşmaya gelince ortalık sessizliğe bürünüyor. Çünkü başkasını suçlamak kolaydır. Kendini sorgulamak ise vicdan ister, karakter ister, empati ister.

Bugün sosyal medyada en çok satılan şey öfkedir. En çok alkışlanan şey hakaret... En kolay yapılan iş ise linçtir. Kimse delil aramıyor. Kimse vicdanını dinlemiyor. Kimse; "acaba ben de yanlış yapıyor olabilir miyim?" diye sormuyor. Herkes savcı, herkes hâkim, herkes infaz memuru... Ama nedense ortada tek bir sanık yok! Çünkü herkes kendisini masum ilan etmiş.      Bir siyasetçiyi eleştiriyoruz, haklı mıyız? Haklıyız. Çünkü milletin önünde namusu şerefi üzerine ant içen siyasetçi içtiği andın gereğini yerine getirmiyor. Verdiği sözü tutmak bir yana tam aksini yapıyor. Peki, biz… Kendi işimizde ne kadar dürüstüz? Liyakatten söz ediyoruz... Doğru. Ama kendi evladımız için torpil kapısını çaldığımızda aynı ilkeleri savunabiliyor muyuz? Yolsuzluğu lanetliyoruz... Peki, belediyede, hastanede, okulda işini öne almak için tanıdık aramıyor muyuz? Kul hakkından bahsediyoruz... Peki, çalışanının emeğinin karşılığın zamanında ödüyor muyuz? İşçisin, alın terinden söz ediyoruz. Peki, işimizi gerçekten hakkıyla yapıyor muyuz? Verimlilikten bahsediyoruz. Eyvallah! Peki, emekçinin hakkını eksiksiz ve zamanında teslim ediyor muyuz? Devleti suçluyoruz da devlet dediğimiz yapı gökten inmedi ki... Devletin memuru da yöneticisi de siyasetçisi de bu toplumun içinden çıkmadı mı? Özellikle devleti yönetenleri biz seçmedik mi? O parmakların sahibi olan bizler, elimizle oy pusulasını sandığa atmadık mı? Toplum bozulursa devlet sağlam kalabilir mi? İşte bu yüzden işaret parmağını kaldırmadan önce elimizin diğer parmaklarına da bakalım! Karşındakini gösteren tek parmağımızı haklı çıkarmaya çalışmayalım. Bizi işaret eden üç parmağı da görelim. Çuvaldızı başkalarına batırmadan önce iğneyi kendimize batıralım. “Bana dokumuyor ya bana ne”, bencilliğinden de bir an önce vaz geçelim.

Sessizce bizi işaret eden o üç parmağımız bize ne söylüyor? "Önce kendini düzelt.", diyor.  Çünkü insan, kendi yanlışını görmeden başkasının yanlışını görmeye kalkışırsa o toplumda huzur olmaz. Vicdanını susturanların adalet naraları sadece gürültüdür. Kendi nefsini kusurlarını görmeyen, görmek istemeyenlerin başkalarına ahlak dersi vermeleri samimiyetsizliğin dik alasıdır. Toplumları çökerten sadece hırsızlar, arsızlar, ahlak yoksunları değildir. Sadece zalimler değildir. En az onlar kadar tehlikeli olanlar; kendi kusurunu görmeyip bütün kötülüğü başkalarına yükleyenlerdir.

Şu bir büyük gerçek ki özeleştiri yapmayan insan hakikati göremez. Hatasını kabul etmeyenlerden oluşan bir toplum ilerlemez. Yanlışını inkâr eden devlet güçlenmez. Vicdanını susturan millet, ayakta kalamaz.

Gelin bugün farklı bir şey yapalım. Birilerini suçlamadan önce aynanın karşısına geçelim. Kendimize şu soruyu soralım: "Ben, eleştirdiğim yanlışların hangisini hayatımda hiç yapmadım?" Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla evet cevabını verebiliyorsak konuşalım; ama veremiyorsak... İşaret parmağımızı indirelim. Çünkü hakikatin en acı tarafı: İnsan, çoğu zaman başkasında görüp de nefret ettiği kusurun küçük bir parçasını kendi içinde taşmasıdır.

 Unutmayalım ki bir milleti tek başına yalan yıkmaz; hırsız da tek başına yıkmaz. Zalim de tek başına yıkmaz... Asıl yıkım; herkesin kendisini kusursuz, suçsuz ve günahsız görmeye başladığı gün başlar.