Bilim körlüğü, her körlükten daha kötüdür. Bilim körlüğü, insanın gözlerinin değil, aklının ve muhakemesinin kapanması demektir. Fiziksel körlükte insan göremez ama düşünebilir, hissedebilir, sorgulayabilir. Bilim körlüğünde ise kişi bakar ama görmez; duyar ama anlamaz; inanır ama araştırmaz. Çünkü mesele göz değil, zihindir.

Bilim körü insanlar: Gerçeği araştırmak yerine peşin hükümlere teslim olur. Sorgulamayı tehlike görür, delil yerine sloganla hareket eder, bilimin uyarılarını küçümser ya da inkâr eder.

İlmi gerçekleri reddeden toplumlar tarih boyunca; salgınlarla, savaşlarla, kıtlıklarla, geri kalmışlıkla yüzleşmek zorunda kalmış ya tarih sahnesinden silinmiş ya da olayları, durumları, olacakları bilim gözü ile gören, değerlendiren, bilime önem veren toplumların uşağı olmuşlardır. Çünkü bilim; sadece teknoloji üretmez, aynı zamanda insana doğru düşünme yöntemi de kazandırır. Bilim körlüğü ise insanı hurafenin, hileli yönlendirmenin ve dogmanın esiri hâline getirir. Bilim körü insan, çoğu zaman kör olduğunu fark etmez. Hatta kendisini en doğruyu bilen kişi zanneder. Bu yüzden bilim körlüğü, cehaletten daha tehlikeli ve risklidir. Çünkü cahil insan öğrenebilir; fakat bildiğini zanneden insan öğrenmeye kapalıdır. 

Şimdi bu körlüğü, bilim körlüğünü, çok açık ve net bir örnekle somutlaştırayım: Bilindiği üzere yüzyıllardan beri Elazığ ili Maden ilçesinde bakır cevheri çıkartılmaktadır. Yüzyıllarca çıkartılan bu cevher, çıkartıldığı yerde işlenmekte, mamul madde haline getirilmekteydi. Şimdi yine aynı yerde aynı maden özel bir şirket tarafından misli ile çıkartılıyor. Özel şirket, içerisinde altın ve gümüş gibi bileşenleri de barındıran bakır ve bileşenlerini, kimyasal maddelerle ayrıştırdıktan sonra işine ve kolayına geldiği için çıkardığı yerden 42 km uzaklıktaki Maden ilçesine bağlı Gezin tren istasyonuna kamyonlarla taşınmak ve burada depolanarak sevkiyatının yapmak istiyor, bunun için bu istasyonda hummalı bir çalışma sürdürüyor.

Depolama ve sevkiyat için seçilen bu yer, Hazar Gölü’ne 500 metre uzaklıktadır. Evet, yanlış okumadınız sadece 500 metre...  Seçilen bu istasyon, Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 09.04 2015 tarih ve 4078 sayılı olurları ile “Ulusal Önleme Haiz Sulak Alan olarak tescillenen 288.460 dekarlık bir alan içerisindedir ve “Sit” alanıdır.

Nedir sit alanı? Sit alanı: geçmiş uygarlıkların izlerini taşıyan kültürel varlıkların veya benzersiz doğal oluşumların korunması amacıyla yasal olarak güvence altına alınmış özel bölgelerdir. Bir yerin sit alanı ilan edilmesi, orada yapılacak her türlü fiziki ve inşaat uygulamasının devlet denetimine girmesi anlamına gelir.

Kimyasallarla ayrıştırılmış bakır madeninin bu sit alanı içerisinde depolanması ve sevkiyatı, hem bölgenin doğal dokusu hem de çevre sağlığı açısından ciddi riskleri taşımaktadır. Kimyasallarla ayrıştırılmış bakır ve bileşenleri (genellikle ağır metaller ve asidik kalıntılar içerir), istasyonda depolanırken veya yüklenirken yağmur sularıyla süzülerek yer altı sularına karışacak doğrudan veya dolaylı Hazar gölüne ulaşacaktır. Bu karışım, suda çözünerek besin zincirine dâhil olacak sonuçta ve zaman içerisinde Hazar Gölü'nde endemik olan (dünyada sadece burada yaşayan) Hazar Siraz Balığı (Capoetaumbla) olmak sazan diğer balık türlerini yok edecektir. Kamyon taşımacılığı ve depolama alanlarından rüzgâr yoluyla savrulan maden tozları, havaya karışan uçucu zehirli gazlar ve sızıntılar, Hazar Gölünü yok ettiği gibi Hazar Gölü çevresindeki toprağın pH dengesini bozacak ve toprağı verimsizleştirecektir.

Bermaz ovasında yetişen ürünlerin ağır metalleri bünyesine alması, bölge tarımını ekonomik olarak bitireceği gibi, bu ürünleri tüketen insan için de akut ve kronik zehirlenme riskleri doğuracaktır. Maden ve bileşenlerini taşıyacak olan kamyonlarının yaratacağı yoğun kimyasal uçucular ve istasyondaki yükleme-boşaltma faaliyetleri esnasında havaya karışan zehir, Hazar Dağı'nın eteklerindeki endemik bitkileri etkileyecektir. Ayrıca ağır vasıta trafiği ve lojistik hareketlilik, bölgedeki mikroklimal yapıyı ve toprak yapısını bozmakla kalmayacak bu bölgeye uyum sağlamış hassas endemik türlerin yok olmasına zemin hazırlayacaktır. Bütün bunları ben söylemiyorum, bilim söylüyor.

Anlayamayan, anlamakta güçlük çeken veya bu işten nemalanan yetkili etkili, etiketli devlet yöneticilerine, siyasilere, şirket taşeronlarına yeniden sesleniyor ve tekrar diyorum ki kimyasallarla ayrıştırılmış maden atıklarının ve ağır metallerin su kaynaklarına karışması, ekosistemlerde geri dönüşü çok zor olan bir zincirleme reaksiyon başlatır. Bakır ayrıştırmada kullanılan asidik çözeltiler ve açığa çıkan serbest bakır iyonları (Cu 2+ ) suda çok hızlı çözünür. Suya karışan bu maddeler, sudaki asitlik derecesini değiştirir. Bu durum, solungaçlı canlılar için doğrudan öldürücü bir ortam yaratır. Ağır metaller canlı vücudundan kolayca atılamaz. Süreç şu şekilde ilerler. Zamanla sudaki mikroskobik bitkiler (fitoplanktonlar) ve algler ağır metalleri bünyelerine alır. Küçük canlılar ve bitki yiyen balıklar bu algleri tüketir ve metal vücutlarında birikir. Hazar Siraz Balığı gibi daha büyük avcı balıklar bu küçük canlıları yedikçe, bünyelerindeki ağır metal konsantrasyonu en yüksek seviyeye ulaşır. Buna biyo-birikim denir ve bu durum balıkların üreme sistemlerini felç eder. Maden taşıma, depolama ve sevkiyat faaliyetleri esnasında sızabilecek kimyasal bileşikler, suyun yüzeyini kaplayan bu alg tabakası, güneş ışığının derinlere ulaşmasını engeller. Algler öldüğünde ise onları parçalayan bakteriler sudaki oksijeni tamamen tüketerek göl tabanında "ölü bölgeler" oluşturur. Eğer kimyasallar nedeniyle göldeki baskın tür olan Hazar Siraz Balığı zarar görürse zincirleme felaketler art arda yaşanır. Hazar Gölü, Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan olarak birçok göçmen kuş türünün beslenme ve üreme noktasıdır. Göldeki balık varlığı bittiğinde, bu kuşlar yiyecek bulamayacağı için bölgeyi terk eder veya açlıktan ölürler. Bir göl ekosisteminin çöküşü, sadece suyun altını değil, çevresindeki tüm yaşamı etkileyen bir süreçtir. Sadece Hazar gölü yok olmakla kalmaz onunla et tırnak misali olan Bermaz ovası, göl çevresinde ekili dikili bütün tarım alanları da yok olur. Rüzgârla taşınan maden tozları ve asidik sızıntılar, Bermaz Ovası'nın olduğu kadar diğer verimli topraklarının pH dengesini değiştirir. Toprağın asitlenmesi, bitkilerin besinleri almasını engeller. Bermaz Ovası'nda yetişen ürünlerde özellikle çilek ve fasulyede oluşacak kimyasal kirlilik, bu ürünlerin üretim ve satışını sona erdirir.

Hazar Dağı ve Bermaz Ovası'nın sembolü olan keven ve kekik gibi endemik bitkiler, bölgedeki arıcılığın ve tescilli keven balının temel kaynağıdır. Kimyasallarla ayrıştırılmış bakır cevherinin Gezin İstasyonu'na taşınması, depolama ve sevkiyatı sırasında rüzgârla savrulan ince maden tozları, keven ve kekik yapraklarının tozla kaplanması fotosentezi engeller, bal üreten arılar da soludukları zehirli hava sonucu zehirlenerek yok olur sonuçta arıcılık da tarihe karışır. 

Bilindiği üzere Hazar Gölü çevresi, Elazığ ve çevre iller için önemli bir yaz turizmi ve dinlenme alanıdır. Balık ölümlerinin yaşandığı, ağır metal sızıntısı riski olan bir göl, turistik cazibesini kaybeder. Bu çevrede yaşayan her kim olursa olsun oluşacak bu felaketten nasibin alır.  Önce de vurguladığım gibi bütün bunları ben demiyorum; bilim diyor.

Türkiye’de kaç üniversite var? Peki, bu üniversiteler neye yarar? Yahu! Bilim adamları niçin suskun? Türkiye genelindeki bu doğa katliamına karşı neden sesiniz soluğunuz çıkmaz? Elazığ ve yöre halkına sesleniyorum göz göre göre bu güzelliğinizin yok olmasına göz yumacak mısınız?