Ne demişti bayrak şairimiz Arif Nihat Asya: “Gökteki yıldızlar kadar sayısız/ Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları!/Anladım farkınız yok koparılmış başaktan/ Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık /Utanıyorum yaşamaktan!

Utanmak, insan duygularının başta gelenlerindendir. Ayıp, kusur ve yanlış sayılan bir şeyi yapmış olma durumundan dolayı mahcubiyet duymak, arlanmak, sıkılmak, sıkıntı duymaktır utanmak. Utanmak; insanın yaptığı, söylediği ya da düşündüğü bir şey karşısında vicdanında duyduğu rahatsızlıktır. Başka bir ifadeyle utanmak, insanın kendi iç mahkemesinde kendini yargılamasıdır. Bu duygu; ahlakın, edebin, vicdanın ve insan kalabilmenin en önemli göstergesidir.

Utanmak, sadece yüzün kızarması değildir; ruhun yanlış karşısında irkilmesidir. İnsan bazen yaptığı bir haksızlıktan utanır, bazen sustuğu bir gerçeğin yükünden… Bazen de başkasına yapılan zulme sessiz kaldığı için kendi vicdanından utanır. Gerçek utanma; korkudan değil, vicdandan doğar. Ceza almaktan korkmak başka şeydir, yanlış yaptığı için içten rahatsız olmak başka bir şey…

Utanma duygusu olmayan insan için kötülüğün sınır yoktur. Çünkü utanmak, insanı kötülükten alıkoyan görünmez bir frendir. Yüzü kızarmayan insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda yalan normalleşir, haksızlık sıradanlaşır, arsızlık cesaret kazanır. İslam peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) “Hayâ imandandır” demiştir. Çünkü utanmak; insanın hâlâ içindeki iyiliği, vicdanı ve insanlığı kaybetmediğinin işaretidir. Utanmak; insanın kendi vicdanına hâlâ yabancılaşmadığını gösteren ahlaki bir aynadır. Utanma duygusunu tamamen kaybeden kişi ise zamanla yaptığı kötülüğü bile normal görmeye başlar. İşte asıl tehlike de budur.

Bazı utançlar vardır ki insanın yüzünü değil, vicdanını kızartır. Bazı insanlar vardır ki konuşurken mangalda kül bırakmaz; adaletten, merhametten, insanlıktan dem vurur ama menfaati tehlikeye girince sus pus olur. İşte asıl çürüme de burada başlar. Çünkü zulmü yapan kadar, zulme sessiz kalan da karanlığın ortağıdır.

Bugün gerek ülkemizde gerekse dünyanın birçok yerinde güçlü olanın haklı sayıldığı kirli bir düzende yaşıyoruz. Mazlumun çığlığı duyulmuyor, garibin gözyaşı görülmüyor. İnsanlık; ekranlarda canlı yayınlanan acılara bile alıştı. Çocuklar ölürken susanlar, şehirler yanarken başını çevirenler, haksızlık karşısında üç maymunu oynayanlar öylesine çoğaldı ki... Daha da acısı kimi insanlar, zalime karşı durmak yerine zalimin gölgesine sığınmayı marifet sayıyor.

Tarih boyunca hak ile batılın mücadelesi hiç bitmedi. Firavunlar değişti ama firavunluk değişmedi. Nemrutlar gitti ama kibirleri kaldı. Musa’nın yolu ise hâlâ adaletin, vicdanın ve hakikatin yolu olarak dimdik ayakta... Fakat her çağda olduğu gibi bugün de Musa’nın yolunu kesmek isteyenler var. Çünkü hakikat onların düzenini bozuyor. Adalet onların saltanatını sarsıyor. Doğru söz, çıkar düzenlerinin maskesini indiriyor. Bir insanın en büyük kaybı malını yitirmesi değildir; vicdanını kaybetmesidir. Çünkü vicdan öldüğünde insan sadece konuşan bir bedene dönüşür. Makamı olur ama şahsiyeti olmaz. Serveti olur ama huzuru olmaz. Gücü olur ama insanlığı kalmaz.

Bugün öyle bir çağda yaşıyoruz ki düşene el uzatmak yerine üstüne basarak yükselmeye çalışanlar alkışlanıyor. Başkasının felaketi üzerinden kariyer kuranlar, mazlumun acısını fırsata çevirenler, doğruları eğip bükerek güç sahiplerine yaranmaya çalışanlar ekranlarda, kürsülerde, manşetlerde boy gösteriyor. Oysa insan olmak; güçlünün yanında saf tutmak değil, haklının yanında dimdik durabilmektir.

Doğruyu bilip susmak da ayrı bir vebaldir. Çünkü bazen suskunluk, en büyük ihanettir. Korkudan susan anlaşılabilir belki ama menfaat için susan affedilemez. Hele hele gerçeği bile bile yalanın değirmenine su taşıyanlar… İşte onlar sadece bugünün değil, yarının da utancı olacaktır. Unutulmamalıdır ki tarih; zalimlerin saraylarını değil, mazlumların direnişini yazar. Firavunların ihtişamı değil, Musa’nın haklılığı kalır geriye. Çünkü hakikat gecikebilir ama kaybolmaz. Adalet susturulabilir ama yok edilemez.

İnsan bazen aynaya değil, vicdanına bakmalıdır. Makamına değil, durduğu yere bakmalıdır. Çünkü gün gelir herkes yaptığıyla, sustuğuyla ve taraf olduğu karanlıkla yüzleşir. İşte o gün geldiğinde düşenin üstüne basan da utanacaktır, doğruyu bilip susan da… Firavun sofrasında yer bulmak için Musa’nın yolunu kesenler utanacaktır. Ar damarı çatlamış, insanlara alkış tutanlar utanacaktır.

Edep insanın elbisesidir. Bu elbiseyi çıkaranlar, edepsizleşir. Edepsizleşen insandan da ne çevresine ne de topluma fayda gelmez. Çünkü “Yüzü kızarmayanın kalbi de kararmıştır.” Yüzüne tükürüldüğünde “oh ne güzel yağmur yağıyor”, diyen aşağılık mahlûklara insan denmez, denmemelidir. Mevlânâ; “Edepten mahrum bir insan, öğrense de cahildir.”, der. Gönüller sultanı Yunus:  “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”, diye tanımlar bu hakikati. Sokrates: “Utanılacak bir şey yapmak değil, onu yapıp utanmamak felakettir.”, diyerek arsızlığın, yüzsüzlüğün en uç noktasını işaret eder. Hz. Ali “Utanmıyorsan dilediğini yap.”, derken ünlü düşünür Montaigne: “Vicdanı olmayanın utanması da olmaz.”, diye seslenir asırlar ötesinden.

Toplumun çürümesi utanma duygusunun yokluğu ile başlar. Çünkü yüzün kızarmaması insanlığın son kalesinin de yıkılması demektir. Türk kültüründe “ar”, “hayâ”, “edep” ve “utanma” aynı ahlaki damarın parçaları olarak görülmüştür. Utanma duygusu kaybolduğunda; yalan sıradanlaşır, zulüm meşrulaşır, vicdan sessizleşir. Allah, bu necip milleti utanma duygusunu kaybetmiş, arsız, yüzsüz, hayâsız, edepsiz insanların şerrinden korusun.