İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen hastalıklardan biri, insanın kendisini olduğundan büyük görmesidir. Kimi servetiyle, kimi makamıyla, kimi ilmiyle, kimi de dini bilgisiyle üstünlük taslamıştır. Ancak bunların içinde en tehlikelisi, Allah'ın hüküm alanına girerek insanların imanını tartmaya, ölçmeye ve hakkında hüküm vermeye kalkışmaktır.
Bugün ne yazık ki ellerine görünmez bir mezura alan bazı insanlar, karşılaştıkları herkesin imanını bu mezurayla ölçmeye çalışıyorlar. Kimin Müslüman olduğu, kimin imanının zayıf olduğu, kimin bidat ehli olduğu, kimin dinden çıktığı konusunda büyük bir cüretle hüküm veriyorlar. Sanki cennetin tapusu ellerinde, cehennemin anahtarı ceplerindeymiş gibi konuşuyorlar. Bu insanlara şu soruyu sormak gerekir: Sen kimsin? Sen kimsin ki Allah'ın kalplere koyduğu imanı hangi yetkiyle ölçüyorsun? İnsanların niyetlerini hangi bilgiyle okuyorsun? Yarın Allah'ın huzurunda hesap vereceğin halde, bugün hangi cesaretle kullar hakkında kesin hükümler veriyorsun? İşte tam da burada kulluk çizgisi ile ilahlık iddiası arasındaki ince çizgi ortaya çıkmaktadır. Çünkü kalpleri bilmek yalnızca Allah'a mahsustur. Bir insanın imanının derecesini kesin olarak bilme iddiası, farkında olmadan Allah'ın ilmine ortak olmaya kalkışan son derece tehlikeli bir sapkınlık... Kur'an-ı Kerim bu konuda son derece açıktır: "Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi Allah bilir." (Necm, 53/32) Bu ayet yalnızca kişinin kendisini övmemesini değil, başkalarının takvası hakkında da kesin hükümler vermemesini öğütlemektedir.
Kalbin kapısını açacak anahtar yoktur. Bir doktor insanın kalbini ameliyat edebilir. Bir psikolog davranışlarını yorumlayabilir. Bir hâkim delillere göre karar verebilir. Fakat hiç kimse insanın imanını ölçemez. Çünkü iman laboratuvarda incelenen bir madde değildir. İman, mezurayla ölçülen bir uzunluk birimi değildir. İman, kantarla tartılan bir ağırlık değildir. İman Allah ile kul arasındaki en mahrem bağdır. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz(sav), insanların kalplerini yarıp bakma yetkisine sahip olunmadığını bizzat ifade etmiştir.
İnsanları imanlarını ölçenlerin ortak özelliği kendilerini ölçmez oluşlarıdır. Başkalarının kusurlarını büyüten gözler, kendi kusurlarına körleşir. Bir insan sürekli başkalarının imanıyla meşgulse, çoğu zaman kendi iman muhasebesini ihmal etmektedir. Çünkü gerçek mümin aynaya bakar. Sahte dindar ise dürbünle başkalarını gözetler. Gerçek mümin secdede ağlar. Sahte dindar ise hüküm dağıtır. Gerçek mümin "Acaba Allah beni affeder mi?" diye korkar. Sahte dindar ise "Allah bunu affetmez." diyerek Allah adına konuşur.
İblis'i secdeden alıkoyan bilgi eksikliği değil, kibirdi. "Ben ondan(insandan) üstünüm." İman ölçücülerinin dili de çoğu zaman aynı mantığı taşır. "Ben daha iyi Müslümanım." "Ben daha doğru inanıyorum." "Benim dışımdakiler eksik…" Bu anlayışın sonu, insanı Allah'ın kulları üzerinde hâkimlik taslamaya götürür.
İslam tarihi bunun acı örnekleriyle doludur. Haricîler, büyük günah işleyen herkesi kâfir ilan ettiler. Hz. Ali gibi cennetle müjdelenmiş büyük bir sahabeyi bile tekfir ettiler. Sonunda kendi doğrularını din yerine koydular. Sonuç ne oldu? Kan döküldü. Kardeş kardeşi öldürdü. Ümmet parçalandı. Tekfir kapısı açıldığında artık hiç kimse güvende değildir. Bugün de aynı zihniyet farklı isimlerle yaşamaktadır. Bir sakala bakıp iman ölçen... Bir başörtüsüne bakıp cennet dağıtan... Bir siyasi görüşe bakıp dindarlık derecesi veren... Bir cemaate mensup olmadığı için insanları küçümseyen... Bir mezhepten dolayı Müslümanları dışlayan... Hepsi aynı hastalığın farklı tezahürleridir.
Bir insana: "Senin imanını beğenmedim." demekle, "Allah seni yeterince mümin görmüyor." demek arasında çok ince bir çizgi vardır. Çünkü bir kul hakkında son hükmü yalnız Allah verir. Kur'an'da: "Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır." (Hucurât, 49/13) buyurulmaktadır. Dikkat edilirse ayet, "En üstün olduğunu düşündüğünüz..." demiyor. "Allah katında..." diyor. Yani üstünlüğün ölçüsü insanların kanaati değil, Allah'ın ilmidir.
Nice insanlar vardır ki dış görünüşleriyle dindar görünmezler; fakat geceleri kimsenin bilmediği secdelerde gözyaşı dökerler. Nice insanlar vardır ki kürsülerde dini anlatırlar; fakat kalplerini riya kemirir. Nice insanlar vardır ki fakirdir, kimsesizdir, toplum tarafından önemsenmezler; ama Allah katında evliyadan olabilirler. Yine nice insanlar vardır ki herkes onları veli zanneder; fakat Allah onların gizlediklerini bilmektedir. İşte bu yüzden mümin hüküm vermez, dua eder; yargılamaz, ıslah etmeye çalışır; aşağılamaz, elinden tutar.
İmanın ölçüsü ahlaktır. Bir insanın namazı uzun olabilir, sakalı uzun olabilir, tespihi büyük kehribar taşlı olabilir, konuşmaları ayet ve hadislerle dolu olabilir; ama dili insanları incitiyorsa... Kalbi kibirle doluysa... Sürekli insanları küçümsüyorsa... Merhameti kaybetmişse... Orada ciddi bir ahlak problemi vardır.
Başkalarının imanını ölçmeye kalkışanlar, aslında kendi kulluk sınırlarını aşmaktadır. Çünkü iman, insanların biçip tartacağı bir değer değil; Allah'ın kulunun kalbine yerleştirdiği ve hakikatini yalnızca kendisinin bildiği ilahî bir emanettir. Mümine düşen görev; insanların imanını sorgulamak değil, kendi imanını güçlendirmek; başkalarını mahkûm etmek değil, güzel ahlakıyla örnek olmaktır.