İş Kazası Kader Değil, Sessizliğin Sonucu

HÜSEYİN KOCAMAN

11-08-2026 16:27

Bir iş kazası olduğunda hep aynı cümleleri kuruyoruz: “Çok üzücü, Allah ailesine sabır versin, gerekli inceleme başlatıldı…” Sonra hayat devam ediyor. Oysa bazı iş kazalarının ardından hayat devam etmiyor. Bir evde baba dönmüyor, bir anne çocuğuna sarılamıyor, bir çocuk okuldan geldiğinde evde artık eskisi gibi bir hayat bulamıyor. Biz ise çoğu zaman bütün bunları birkaç günlük haber başlığına sığdırıp geçiyoruz. Asıl problem de burada başlıyor. İş güvenliği konusunda en büyük eksikliğimiz yalnızca tedbirlerin alınmaması değil, tehlikeye karşı duyarsızlaşmamız. Bir işyerinde çalışan başında baret olmadan yüksekten çalışıyorsa “Kendi tercihi” diyebiliyoruz. Elektrik tesisatının güvenli olmadığını gördüğümüzde “Bir şey olmaz” diyoruz. İş makinesinin bakımının yapılmadığını fark ettiğimizde “İş yetişecek” bahanesini kabulleniyoruz. Bir çalışanın saatlerce dinlenmeden çalıştırılmasını normalleştiriyoruz. İşte asıl tehlike burada. Çünkü iş kazalarının önemli bir bölümü kazadan birkaç saniye önce başlamıyor. Günler, haftalar, hatta aylar önce başlayan ihmallerin sonunda meydana geliyor. Bir vida gevşiyor, bir kablo açıkta kalıyor, bir korkuluk takılmıyor, bir eğitim verilmiyor, bir uyarı dikkate alınmıyor sonra adına “kaza” diyoruz. Elbette ilk ve en önemli sorumluluk işverende. İşveren; riskleri önlemek, gerekli tedbirleri almak, risk değerlendirmesi yapmak, çalışanları bilgilendirmek ve eğitmek, sağlık gözetimini sağlamak ve alınan önlemlerin uygulanmasını takip etmek zorunda. Ama mesele burada bitmiyor. İş güvenliği uzmanının görevi yalnızca evrak hazırlamak, işyeri hekiminin görevi yalnızca sağlık raporu düzenlemek değildir. Çalışanın sorumluluğu da sadece kendisine verilen baret veya koruyucu ekipmanı kullanmaktan ibaret değildir. İşveren güvenli çalışma ortamını oluşturmalı, iş güvenliği uzmanı riskleri tespit edip çözüm konusunda rehberlik etmeli, işyeri hekimi çalışan sağlığını gözetmeli, çalışan ise aldığı eğitim ve talimatlara uymalıdır. Devlet ve denetim mekanizmaları kuralların kâğıt üzerinde kalmasını engellemeli, sendikalar ve çalışan temsilcileri de işçilerin haklarını savunmalıdır. Yani iş güvenliği, bir kişinin değil, bir sistemin sorumluluğudur. Toplum olarak belki de en az bildiğimiz konulardan biri de işçinin güvenli çalışma hakkı. Çalışan, kendisini ciddi ve yakın bir tehlike içinde görüyorsa, kanunun öngördüğü şartlar çerçevesinde gerekli tedbirlerin alınmasını talep edebilir ve gerekli koşullar oluştuğunda tedbirler alınana kadar çalışmaktan kaçınabilir. Bunun anlamı çok açık: İşçinin hayatı, iş yetiştirmekten daha değerlidir. Bir çalışan “Bu makine güvenli değil, bu iskeleye çıkmak istemiyorum, gerekli ekipman olmadan bu işi yapamam” diyebilmeli ve bunu söylediği için işini kaybetme korkusu yaşamamalıdır. Gerçek iş güvenliği kültürü tam da burada başlar. İş güvenliği denince aklımıza çoğu zaman baret, yelek, eldiven ve iş ayakkabısı geliyor. Oysa çalışana baret verip onu tehlikenin içine göndermek iş güvenliği değildir. Bir form imzalatıp “Eğitim verildi” demek de değildir. Asıl mesele, tehlikeyi kaynağında ortadan kaldırmaktır. Risk değerlendirmesi yapılmalı, çalışma ortamı düzenli kontrol edilmeli, çalışanlar gerçekten anlayabilecekleri şekilde eğitilmeli ve alınan önlemlerin uygulanıp uygulanmadığı takip edilmelidir. Bizim en büyük düşmanlarımızdan biri ise “Bir şey olmaz” cümlesi. Bir makine uzun zamandır arızalıdır ama çalışmaya devam eder. Bir merdivenin basamağı bozuktur ama “Şimdilik idare eder” denilir. Bir işçi yorgundur ama “Bir saat daha çalışsın” denilir. Sonra bir gün o “bir şey olmaz” dediğimiz şey olur ve herkes dönüp “Nasıl oldu?” diye sorar. İş kazasının ardından sorumlu aramak elbette önemlidir. Ancak asıl başarı, sorumluyu kazadan sonra bulmak değil, kazaya neden olacak şartları kazadan önce ortadan kaldırmaktır. Çünkü bir tutanak kaybedilen hayatı geri getirmiyor. Bir tazminat ailenin acısını tamamen dindirmiyor. Bir ceza kaybedilen sağlığı geri vermiyor. Bu nedenle iş güvenliğini yalnızca denetim ve ceza meselesi olarak değil, insan hayatı meselesi olarak görmeliyiz. Çalışanın güvenli ve sağlıklı bir ortamda çalışma, işinin riskleri konusunda bilgilendirilme, eğitim alma ve ciddi ve yakın tehlike karşısında kanunun öngördüğü koşullarda çalışmaktan kaçınma hakkı vardır. Ancak hakları bilmek kadar, bu hakları korkmadan kullanabilmek de önemlidir. Çalışan konuşabilmeli, işveren dinlemeli, uzman bağımsız hareket edebilmeli, denetim mekanizması etkin çalışmalı. Bence iş güvenliğinin en basit tarifi şu: Sabah evinden çıkan bir insanın akşam aynı şekilde evine dönebilmesi. İş yetişir. Sipariş bekleyebilir. Üretim durabilir. Şantiye bir gün geç bitebilir. Makine tamir edilebilir. Para yeniden kazanılabilir. Ama insan hayatının telafisi yok. İş güvenliği bir tabela değildir. Bir imza değildir. Bir baret değildir. Bir tutanaktan ibaret hiç değildir. İş güvenliği, insan hayatına verdiğimiz değerin aynasıdır. Belki de artık hepimizin kendisine şu soruyu sormasının zamanı geldi “Ben bugün bir kazayı önlemek için ne yaptım?” Çünkü gerçek başarı, kazadan sonra hesap sormak değil; kazanın hiç yaşanmamasını sağlamaktır.  

DİĞER YAZILARI Yaşlılık Üzerine 01-01-1970 03:00 Güne Enerjik ve Dipdiri Uyanmak 01-01-1970 03:00 Şiddete Karşı Dur Demek 01-01-1970 03:00 Sağlığımızın Kıymetini Bilmek 01-01-1970 03:00 Malatya: Tarihin ve Doğanın Buluştuğu Şehir 01-01-1970 03:00 Zaman akıp giderken… 01-01-1970 03:00 Malatya’nın Kültürle Yeniden Yükselişi 01-01-1970 03:00 İyiliğin Gölgesine Düşen Kötülük 01-01-1970 03:00 Eşleştirmeyin, eleştirmeyin! 01-01-1970 03:00 Değişen Sadece Teknoloji mi? 01-01-1970 03:00