Son günlerde Türkiye’nin gündemini sarsan ve büyük tartışmalara yol açan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi meselesi, işte tam da bu temel ilke çerçevesinde ele alınmalıdır. Dedik ve dün çıkan gazetede yazımızın ilk kısmını yayınladık. Ve devam ediyoruz.

Ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi gereği soruşturma evresinin gizli olması esastır. Bu gizlilik, hem soruşturmanın sağlıklı yürütülmesini sağlamak hem de kişilerin lekelenmeme hakkını korumak amacıyla getirilmiştir. Masumiyet karinesi gereği, hiç kimse mahkeme kararıyla suçlu ilan edilmeden suçlu muamelesi göremez. Ancak aynı hukuk sistemi, kuvvetli suç şüphesinin varlığı hâlinde adli tedbirlerin uygulanmasını da öngörmektedir. Bu nedenle, gözaltı işlemi gibi adli süreçlerin, suç şüphesinin ciddiyetini ve yargının adaletin sağlanması için gösterdiği titizliği ortaya koyduğu unutulmamalıdır.

Tüm bu hususlar ışığında, yargı sürecine zarar verecek nitelikte sokak çağrıları yapmak, toplumsal barışı tehdit eden tehlikeli bir girişimdir. Yargı makamları tarafından henüz bir karar verilmeden, kamuoyunda suni bir mağduriyet algısı oluşturulması ve insanları sokağa dökmek suretiyle bir baskı ortamı yaratılması, hukukun üstünlüğüne inanan bir toplumda kabul edilemez. Gerçek adalet, yalnızca delillerin ve hukuki sürecin sağlıklı şekilde değerlendirilmesiyle sağlanır. Hukuk devletinde nihai kararı sokaklar değil, mahkemeler verir.

MASUMİYET KARİNESİ VE LEKELENMEME HAKKI

Masumiyet karinesi, bir kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşene kadar masum kabul edilmesini güvence altına alan temel bir hukuk ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle koruma altına alınan bu ilke, adil yargılanma hakkının da temelini oluşturur. Ancak masumiyet karinesi, yargı makamlarının suç şüphesi altındaki kişilere hiçbir işlem yapamayacağı anlamına gelmez. Kuvvetli suç şüphesinin varlığı hâlinde, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi ve delillerin karartılmasının önlenmesi amacıyla bazı adli tedbirler uygulanabilir. Bu tedbirler, kişinin masumiyetini ortadan kaldırmaz; yalnızca yargı sürecinin etkin şekilde işlemesini sağlamak için alınan geçici önlemler niteliğindedir.

Kuvvetli suç şüphesinin bulunması durumunda, gözaltı veya arama gibi tedbirlerin uygulanması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Özellikle kamu görevi yürüten kişiler açısından, suç şüphesinin ciddiyeti ve delillerin güvence altına alınması daha da büyük önem arz eder. Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturmada da yargı makamları, kuvvetli suç şüphesine dayalı olarak gözaltı kararını uygulamış ve evinde arama gerçekleştirmiştir. Bu işlemler, Anayasa’nın 10. maddesiyle güvence altına alınan kanun önünde eşitlik ilkesi gereği, herkes için aynı şekilde uygulanması gereken hukuki prosedürlerdir. Dolayısıyla, suç isnadı hangi kişiye yöneltilirse yöneltilsin, yargının bağımsız hareket etmesi ve delillere ulaşmak için gerekli tedbirleri alması doğaldır.

Ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 116 ve devamı maddeleri gereğince, suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması hâlinde hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde savcılık talimatıyla arama yapılabilir. Bu çerçevede, Ekrem İmamoğlu hakkında uygulanan gözaltı ve ev araması tedbirleri, hukuka uygun olup, yargı organlarının delil toplama yetkisini kullanmasından ibarettir. Bu tür adli işlemler, kişiye özel bir muamele değil, hukuk düzeninin öngördüğü olağan usullerdir. Özellikle kamuoyunun yakından takip ettiği soruşturmalarda, yargının objektif ve tarafsız kalabilmesi için bu tedbirlerin uygulanması zorunludur.

Masumiyet karinesi, adli tedbirlerin uygulanmasına engel teşkil etmez. Yargı makamlarının kuvvetli suç şüphesi altında bulunan kişiler hakkında delil toplama sürecinde uyguladığı tedbirler, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak değerlendirilmelidir. Ekrem İmamoğlu hakkında gerçekleştirilen gözaltı ve ev araması işlemleri de bu bağlamda hukuka uygun olup, yargı sürecinin doğru ve sağlıklı ilerlemesi için alınmış tedbirlerdir. Kanun önünde herkes eşittir ve adalet, hiç kimseye ayrıcalık tanınmaksızın, deliller çerçevesinde yürütülen yargı süreçleriyle sağlanır.

HUKUKİ SÜRECİN TAKİBİ VE YARGIYA GÜVEN

Hukuk devleti ilkesinin temel taşlarından biri, yargı organlarının işlemlerinin denetime açık olmasıdır. Türk hukuk sistemi, her bireyin adil yargılanma hakkını güvence altına almış ve bu doğrultuda başvuru yollarını ayrıntılı şekilde düzenlemiştir. Anayasa’nın 36. maddesi, herkesin yargı mercileri önünde savunma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtirken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi de adil yargılanma hakkını temel haklar arasında saymaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) çerçevesinde, şüpheli veya sanık durumunda olan bireyler, haklarında gerçekleştirilen adli işlemlere karşı itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yollarına başvurma hakkına sahiptir. Bu düzenlemeler, bireylerin keyfi bir şekilde yargılanmasının önüne geçmek için getirilmiş hukuki güvencelerdir.

Adli işlemler sırasında, kişilerin haklarının korunması amacıyla yasal denetim mekanizmaları titizlikle işletilmektedir. Özellikle kişi özgürlüğüne müdahale eden gözaltı ve tutuklama gibi tedbirlerde, CMK 100. maddesi gereğince “kuvvetli suç şüphesi” ve “tutuklama nedenlerinin varlığı” aranır. Yargı organları, bu tür kararları verirken ölçülülük ilkesini gözetmek zorundadır. Anayasa Mahkemesi de birçok kararında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ancak kanunla öngörülen durumlarda ve hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabileceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, hukuka aykırı bir uygulama yapılması hâlinde, bireylerin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı bulunduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvurma imkânı mevcuttur.

Bununla birlikte, yargı kararları yalnızca ilk derece mahkemeleriyle sınırlı kalmaz. Ceza yargılamasında, verilen kararlar üst mahkemelerin denetimine tabidir. Bölge Adliye Mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarını hukuki ve maddi yönden inceleyerek bir denetim mekanizması oluşturur. Ayrıca, Yargıtay ise hukuki denetim merci olarak görev yapar ve hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetler. Bu mekanizmalar, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve kişilerin haksızlığa uğramasını engellemek için işletilen çok katmanlı bir denetim süreci sunar.

Hukuk sistemimizde kimse yargının keyfi uygulamalarına maruz kalmaz ve her birey için yargı denetimi sağlanır. Adaletin sağlanması için öngörülen tüm başvuru yolları açık olup, herkes için hukuki güvenceler en üst düzeyde korunmaktadır. Hukuka aykırı bir işlem yapıldığı iddiası, yine hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturulur. Bu nedenle, yargıya olan güveni korumak ve adaletin tecellisini sağlamak adına hukuki süreçlerin sabır ve titizlikle takip edilmesi, demokratik toplum düzeninin temel bir gereğidir.

SÜRECİ AKLISELİMLE TAKİP ETMEK ŞARTTIR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen soruşturma süreci devam ederken, bazı siyasi çevrelerin bu durumu fırsat bilerek toplumu galeyana getirmeye çalışması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan son derece tehlikeli bir girişimdir. Hukuki süreç tamamlanmadan, deliller tam olarak ortaya konulmadan ve yargı kararı kesinleşmeden peşin hüküm vermek, yalnızca adaletin işleyişini baskı altına alma çabasıdır. Üstelik bu durum, toplumda kutuplaşmayı derinleştirebilecek ve kamu düzenini bozabilecek sonuçlar doğurabilir.

Muhalefet kanadından yapılan açıklamalarda, İmamoğlu’nun yargılanmasının bir mağduriyet algısı üzerinden toplumsal hareketliliğe dönüştürülmek istendiği görülmektedir. Ancak hukuk devleti, adaleti sokakta değil, mahkeme salonlarında aramayı gerektirir. İnsanları sokağa çağırmak, hak arayışı gibi sunulsa da gerçekte yargıya müdahale anlamına gelir ve demokratik düzene zarar verir. Bu tavır, hukuki sürecin sağlıklı işlemesini engellemekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal barışı tehlikeye atar.

Soruşturmanın bağımsız yargı organları tarafından yürütüldüğü gerçeği göz ardı edilerek, sürecin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla başlatıldığı algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa Anayasa’nın 138. maddesi gereği, yargı organları hiçbir kişi veya makamdan emir ve talimat almaz. Bu çarpıtma, sadece kamuoyunu yanıltmaya yönelik siyasi bir manevradır ve gerçeğin üstünü örtemez.

Bu noktada, herkesin sağduyu ile hareket etmesi ve yargının işleyişine güvenmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki adalet, ancak hukuk kuralları çerçevesinde ve bağımsız yargı organlarının kararıyla tecelli eder. Sonuç ne olursa olsun, meseleleri aklıselimle ele almak ve adli süreç tamamlanana kadar sükûnetle beklemek, hukuk devletinin bir gereğidir.

Türkiye’de yargı makamları tarafından başlatılan bir soruşturmanın, hele ki bu soruşturma ülkenin en büyük şehirlerinden birinin belediye başkanını kapsıyorsa, elbette kamuoyunda büyük bir ilgi uyandırması doğaldır. Ancak böylesine hassas bir süreçte, toplumun sükûnetle hareket etmesi ve yargının işleyişine güvenmesi büyük önem taşır. Özellikle, siyasetin yargı süreçleri üzerinde baskı kurmaya çalışması ya da kamuoyunun yönlendirilmesi, hukukun üstünlüğüne zarar verecek nitelikte tehlikeli adımlardır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve onun çizgisinde yer alan bazı kişi ve grupların, bu soruşturmayı adaletin tecellisi olarak değil de bir “siyasi operasyon” olarak lanse etmeye çalışması, hukuki gerçeklikten uzak bir tutumdur. Yargı sürecinin sonucunu beklemeden, sokak çağrıları yaparak toplumu provoke etmek, hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır. Unutulmamalıdır ki, her bireyin adil yargılanma hakkı olduğu gibi, devletin de kuvvetli suç şüphesi altında bulunan kişileri soruşturmaya ve gerekirse gözaltına almaya yetkisi vardır. Bu yetki, keyfi değil; yıllara dayanan yargısal teamüller ve yasal mevzuat çerçevesinde kullanılır.

Özellikle, halkın bir kesimini sokağa çağırarak kamu düzenini bozabilecek eylemlere zemin hazırlamak, ülkemizin huzurunu ve birliğini tehlikeye atmak anlamına gelir. Hukuk devletinde adaletin sağlanacağı yer mahkemelerdir; sokaklar değil. Bir soruşturmanın siyasi malzeme hâline getirilmesi, hukukun ve adaletin araçsallaştırılması anlamına gelir ki bu da toplumda kutuplaşmayı derinleştirir.

Bu süreçte sağduyuyla hareket edilmesi, yargının vereceği kararın beklenmesi ve herkesin hukukun üstünlüğüne olan inancını koruması gerekir. Adalet, çığırtkanlıkla değil, sabır ve titizlikle tecelli eder. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar; önemli olan, o gerçeğin önünde durabilecek sağlam bir vicdanla hareket edebilmektir.

İMAMOĞLU, İSTANBULLU VE HERKES İÇİN ADALET

Hukukun üstünlüğü, bir toplumda adaletin sağlanmasının temel dayanağıdır. Suç isnadında bulunulan her bireyin hukuk önünde hesap vermesi, adaletin tecellisi için bir zorunluluktur. Adalet, kişilerin makamına, mevkisine ya da toplumsal statüsüne göre şekillenemez; aksine herkesin kanun önünde eşit olduğu bilinciyle hareket edilmelidir. Hiç kimse, hakkında bir suç şüphesi bulunduğunda ayrıcalıklı bir muamele bekleyemez ve yargı sürecinin tarafsız, bağımsız ve adil bir şekilde işlemesi esastır.

Bu noktada, yargı mercilerinin görevi, deliller çerçevesinde gerçeği ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamaktır. Hukuk devleti, yalnızca suç işleyeni cezalandıran değil, aynı zamanda suç isnadında bulunan kişilerin haklarını da koruyan bir yapıdır. Şüpheli durumundaki her birey, adil yargılanma hakkına sahiptir ve yargı süreçleri, kamu vicdanında adaletin sağlandığına dair güven tesis edecek şekilde yürütülmelidir.

Hiç kimse, siyasi görüşü ya da toplumsal konumu nedeniyle adalet karşısında ayrıcalıklı veya dezavantajlı bir konuma düşürülmemelidir. Hukuk, kişilere göre değil, somut delillere ve yasalara göre hareket eder. Adaletin tecellisi için yargıya müdahaleden kaçınmak, karar mekanizmasını baskı altına almaya çalışmamak ve sabırla sürecin sonucunu beklemek, hukukun üstünlüğüne olan inancın bir göstergesidir.

Unutulmamalıdır ki:“Adalet mülkün temelidir. Adaletin sarsıldığı yerde devlet de sarsılır.