“Adalet mülkün temelidir.” Bu kadim söz, hukuk devletlerinde her işlemin hukuk kurallarına uygun olarak yapılması gerektiğini hatırlatır. Son günlerde Türkiye’nin gündemini sarsan ve büyük tartışmalara yol açan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi meselesi, işte tam da bu temel ilke çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu yazıda, sürecin hukuki arka planını ve yaşanan gelişmeleri ve sonuçlarını tüm detaylarıyla inceleyeceğiz.

SORUŞTURMANIN BAŞLANGICI: İLK ŞÜPHELER NASIL DOĞDU?

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İngilizce Programı’ndan aldığı diplomanın geçerliliğiyle ilgili iddialar, …

İMAMOĞLU OPERASYONU: ALGI OPERASYONU MU, ADALETİN TECELLİSİ Mİ?

HUKUK DEVLETİ VE KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’sında da açıkça ifade edildiği üzere bir hukuk devletidir. Hukuk devleti, tüm işlem ve eylemlerini Anayasa’ya ve yasalara uygun olarak gerçekleştiren, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu bir yönetim anlayışını ifade eder. Bu çerçevede, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden bağımsızdır ve birbirinin yetki alanına müdahale edemez. Özellikle yargı, hiçbir kişi ya da kurumdan emir veya talimat almaksızın, yalnızca Anayasa, kanunlar ve vicdanı doğrultusunda hareket eder.

KANUN KARŞISINDA EŞİTLİK İLKESİ

Anayasa’nın 10. maddesi, kanun önünde eşitlik ilkesini açıkça ortaya koyar:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Bu bağlamda, toplumda mevki veya makam sahibi olan kişiler, siyasi kimlikleri ne olursa olsun, işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle yargı önünde hesap vermekten muaf tutulamaz.

İBB BAŞKANI EKREM İMAMOĞLU HAKKINDAKİ SORUŞTURMALAR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen iki ayrı soruşturma bulunmaktadır:

1-  Terör Suçları Soruşturması:

Bu soruşturmada, İmamoğlu’nun terör örgütüne yardım etme suçunu iştirak halinde işlediğine dair iddialar mevcuttur.

2-  Örgütlü Suçlar Soruşturması:

Bu kapsamda ise çıkar amaçlı suç örgütü kurma, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, nitelikli dolandırıcılık ve kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme suçlamaları yöneltilmiştir.

Soruşturma dosyalarında MASAK raporları, CHP’lilerin itirafları, tanık beyanları ve çeşitli delillerin yer aldığı, sürecin büyük bir titizlikle yürütüldüğü Adalet Bakanı tarafından açıklanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 157. maddesi gereği soruşturma evresinin gizli olması, hukuki sürecin sağlıklı işlemesi açısından son derece önemlidir.

 

 

CUMHURBAŞKANINI HEDEF GÖSTERME YANILGISI

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 138. maddesi açıkça belirtmektedir ki, hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez veya tavsiyede bulunamaz. Bu düzenleme, yargının bağımsızlığını teminat altına alırken, adli makamların sadece hukuk kuralları ve deliller çerçevesinde hareket ettiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturma ve gözaltı işlemlerinin doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkilendirilmesi, hukuki temelden yoksun bir çarpıtma olup, kamuoyunu yanlış yönlendirme çabasıdır.

Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 104. maddesi gereği devletin başıdır ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin başında bulunması, adli makamların görev ve yetkilerine müdahale ettiği anlamına gelmez. Nitekim, Türkiye’de yargı bağımsızlığı esas olup, savcılık makamları, suç şüphesinin doğduğu her durumda resen harekete geçebilir ve deliller çerçevesinde gerekli soruşturma işlemlerini yürütebilir. Bu süreçte, gözaltı gibi adli tedbirler de yine yargının denetiminde, somut delillerin varlığına dayalı olarak uygulanır.

Cumhurbaşkanı’nı böyle bir süreçte hedef göstermek, yalnızca hukuki gerçekleri çarpıtmakla kalmaz; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası arenada itibarsızlaştırılmasına yol açar. Hukuki süreçlerin siyasallaştırılması ve devletin en üst makamının zan altında bırakılması, ülkemizin adalet sistemine yönelik güveni zedelerken, Türkiye’nin bağımsız yargı geleneğine de gölge düşürür. Bu tür iddialar, yalnızca iç politikada değil, dış dünyada da Türkiye’nin yargı mekanizmasının bağımsızlığı konusunda haksız şüpheler doğurur.

Cumhurbaşkanı’nı bu tür adli süreçlerle ilişkilendirmek, halkın gözünde yanlış bir algı yaratmaktan öteye geçmez. Cumhurbaşkanlığı makamı, milletin ortak iradesini temsil eden en üst makamdır ve bu makama yönelik mesnetsiz ithamlar, toplumsal bütünlüğe zarar verir. Adaletin sağlanması için yargıya güvenmek ve hukuki süreci sabırla beklemek, demokratik bir hukuk devletinde en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Yani, adaletin olduğu yerde zan ve şüphe değil, hakikat ve güven hâkim olmalıdır.

MAĞDURİYET ALGISI VE SOKAK ÇAĞRILARI

Soruşturmanın içeriğine vakıf olmadan, yargı süreci tamamlanmadan bir mağduriyet algısı oluşturulması ve halkın sokağa çağrılması, hukuk devleti ilkelerine aykırıdır. Hukuk devleti, iddiaların yargı makamları önünde tartışıldığı ve adaletin mahkemelerce sağlandığı bir düzendir. Suç işlediğine dair iddia bulunan herkesin yargı önünde hesap vermesi bir hak olduğu gibi aynı zamanda zorunluluktur. Sokak çağrılarıyla yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmak, toplumsal huzuru bozabilecek tehlikeli bir girişimdir.

Hukuk devleti, bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyarak adaletin sağlanmasını esas alan bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayış çerçevesinde, suç isnadı altında bulunan kişilerin yargı önünde hesap vermesi, hukuk devletinin temel gereklerinden biridir. Ancak son dönemde, yargı süreci devam ederken ve henüz hiçbir kesinleşmiş karar bulunmazken, bazı çevreler tarafından mağduriyet algısı oluşturulmaya çalışılması, hukukun üstünlüğü ilkesini zedelemekte ve kamuoyunu yanlış yönlendirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi, herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu hak, yalnızca şüpheli veya sanık konumunda olan kişilerin değil, aynı zamanda toplumun da doğru bilgiye ulaşma hakkını güvence altına alır. Yargı sürecine müdahale edici nitelikte sokak çağrıları yapmak, adil yargılanma hakkını ihlal eden ve yargı bağımsızlığına gölge düşüren bir girişimdir.

Özellikle ceza soruşturmalarında, yargı organlarının bağımsızlığı ve tarafsızlığı en önemli güvencelerden biridir. Anayasa’nın 138. maddesi, hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini açıkça ifade etmektedir. Bu çerçevede, hâlâ devam eden bir soruşturma hakkında kesin hükümler vermek ve toplumda infial yaratacak şekilde bir mağduriyet portresi çizmek, yargının sağlıklı işlemesine zarar vermektedir. Sokak çağrıları ile yargı makamları üzerinde baskı kurulmaya çalışılması, demokratik hukuk devletinde kabul edilemez bir durumdur. Zira hukukun üstünlüğüne dayalı bir sistemde, adaletin tecelli edeceği yer mahkemelerdir; sokaklar değil. (DEVAMI YARIN)