6 Şubat 2023’te Malatya’nın yaşadığı asrın felaketi yalnızca binalarımızı yıkmadı. Binalarımızın içinde ve Malatya coğrafyasında yaşanan kültürel yapımız da zarar gördü. Şehrimizi yeniden yapısal açıdan ayağa kaldırırken kültürümüzü de yerli yerine oturtmalıyız. Bizi biz yapan kültürümüzden ve inancımızdan vazgeçmemiz söz konusu olamaz. Bu nedenlerle Malatya Sonmanşet gazetesi olarak şehrin önde gelen isimlerini, hazırladığımız röportaj sayfamıza konuk edeceğiz. Haftada bir gün yayımlayacağımız bu röportajlarla kültürel yapımızı ve Malatya’nın tarihini genç kuşaklara aktaracağımızı düşünüyoruz. Bu haftaki konuğumuz Ünal Şentürk.

Malatya’nın önemli semtlerinden biri olan Kernek hakkında bilgi veren İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Profesör Doktor Ünal Şentürk, Malatya’nın geçmişine de ışık tuttu. Bu haftaki röportajımıza gazetemizin imtiyaz sahibi Kemal Deniz’de katkı sundu. Kernek ve Malatya tarihi hakkında Ünal Şentürk ile gerçekleştirdiğimiz röportajımızı beğenilerinize sunuyoruz.

“ÇOCUĞUN GELİŞMESİNDE ÖNEMLİ BİR FAKTÖR OLUYOR”

1971 yılında Malatya’nın Kernek semtinde doğduğunu söyleyen Şentürk,  “Kernek Parkı’nın hemen yanındaki sokakta doğdum. Babam Yeşilyurtlu, annem Doğanşehir Sürgülü. Baba tarafının en büyüğü çocuğu babam oluyor. Anne tarafının da en büyük çocuğu annem oluyor. Ben de iki evin en büyük çocuklarının en küçük çocuğuyum. Çocukluğum Cengiz Topel Caddesi’nde geçti. Gençliğim ise Üçgen Park’ın arka sokağında geçti. Biz çocukluğu şöyle ifade ediyoruz, her çocuk aslında annesi babası kadar doğduğu ve yaşadığı yerin ve zamanın çocuğudur. Doğduğunuzda iktidardaki bir siyasi partiden tutun da dizi filmlere, futbol takımlarında o sene şampiyonlar olanlardan başlayarak her türlü ekonomik ve sosyal koşullar o çocuğun gelişmesinde önemli bir faktör oluyor. Yani bir dönem iktidarda Bülent Ecevit olmuş çocuklara Bülent ismi verilmiş ya da 60 inkılabında çocuklara Cemal Gürsel'den esinlenerek Cemal ismi verilmiş, futbolcularda Arda Turan çok popüler olduğu zaman Arda isminin verilmesi gibi doğal olarak bunların hepsi çocuğun içinde doğduğu, yaşadığı, oyun oynadığı alanlarda etkili olan faktörler. Bizim doğduğumuz dönemde 70’li yıllar.  O dönemdeki çocukluk yaşantıları tabii ki bizim yaşantımızda da belirleyici oluyor” şeklinde konuştu.

“LUNAPARK KURULURDU”

Geçmişte çocuklar hep sokakta oynardı, sizin çocukluğunuzda oyun parkları var mıydı?

Bizler sokak, mahalle çocuklarıydık. Bizim oyun alanlarımız inşaat alanları, kireç kuyuları, boş bulduğumuz bütün araziler bizim için kendimizi ifade edecek, zaman geçirecek alanlardı. Örneğin Hatice Teyze’nin bir tarlası vardı ve bizim için oyun alanıydı. Sonradan orası top oynama alanı olarak kullanıldı. Zaman zaman lunapark kurulurdu. Şöyle bir hatıram var, ben yaz tatilinde sakız satıyordum. Sakızı lunaparkta satmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm. Fakat lunaparktaki görevliler beni içeri sokmadığı gibi sopa da attılar bana. Çünkü bizim buranın zaten sakız satıcısı var deyip beni gönderdiler. Dolayısıyla biz nerede boş alan bulsak, bizim için oyun parkıydı. O zamanlar oyun parkı yoktu. O zamanlar sokak ve mahalle güvenliydi. Şimdiki gibi değildi.

Kemal Deniz: Günümüzde sokak çocuğu anlam kaymasına uyarak farklı bir anlam taşıyor. O dönemlerde hepimiz sokakta oynuyorduk ve hepimize sokak çocuğu deniliyordu. 

Ünal Şentürk: Şimdi sokak çocuğu kavramı sokakta çalışan, annesi babası tarafından nerede ne yaptığı bilinmeyen çocukları ifade ediyor ama bizim zamanımızda bu anlamı ifade etmiyordu. Çünkü güvenliydi. Güvenli olmasının sebebi de mahallede herkes herkesten sorumluydu, tanıyordu. Yani mahallenin bakkalı mahalledeki bir ağabey, bir komşu, o çocuğu bir şekilde hem takip ederdi, hem de o çocuğun üzerinde bir hükmü vardı. Yani birisi ona ‘Evine git ya da şunu yap, bunu yapma, şurada ne işin var’ dediği zaman o çocuk asla onu sorgulamazdı. İnsanlar da onu söyleyebiliyordu. Şimdi biz artık çocukların kafasını okşamaktan korkar olduk. Hayatımdaki dönüm noktalarından birini anlatmak istiyorum, biz Üçgen Park’ın arkasındaki sokakta Devlet Su İşleri evlerinde oturuyorduk. Ben ilkokulu bitirdim, orta birinci sınıftayım. Okuldan sonra cumartesi, pazar ya da işte okul dışı zamanlarımızda gazoz kapağından def yapmışım, çocuklarla oynuyoruz. Apartmanımızın 3’üncü katında bir Fadime Teyze vardı. Bir gün anneme kızmış, ‘Bu oğlan neden çalışmıyor’ demiş. Annem de ‘Bir dükkanımız yok, nerede çalıştırayım’ demiş. Fadime Teyze’de ‘Bu çocuğu böyle boş zaman geçirerek bırakırsan kötü bir çocuk olur, bir esnafın yanına gönderin’ diyor. Annem de benim elimden tutarak bir berbere götürüyor. Bir berber Ahmet vardı annem beni oraya götürdü, berber ‘Bizim burası küçük çocuklara uygun değil’ diyor. Daha sonra oradan eve dönerken Fuzuli Caddesi’nde halamın çocuğunun dükkanı var, orada halamın çocuğu ‘Başka yere gitmesin burada benim yanımda çalışsın’ dedi. Bu örneği şu yüzden veriyorum o dönemde bir komşunun, bir komşu çocuğunun üstünde söz hakkı vardı. Komşular da birbirlerinin sözlerine itibar ediyorlar.

 

“ÇOK ÖNEMLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”

Doğup büyüdüğünüz dönemlerdeki mahalle kültürü hakkında bilgi verir misiniz?

Annem Sancaktar Mahallesi’ne gelin gelmiş oradan Zaza Cemil ile tanışıyorlar. Benim babam uzun yol şoförü. Annem bir gün kurutmalık almak için sebze haline gitmiş. Bir iki dükkana girmiş sonra karşısına Zaza Cemil çıkmış.  Zaza Cemil, ‘Hemen eve dön, bu bizi hakarettir, biz dururken senin burada ne işin var bacım, ben alır gelirim’ diyor ve annem eve dönmeden sebzesi kapıya bırakılmış. Şimdi kimse, kimseye karışalabilir mi? Bu iki örneğin bizim dönemimizdeki mahalle kültürünü yansıtması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Kemal Deniz: Benim küçüklüğümde bakkallar vardı. Market yoktu. Ben 6-7 yaşlarındayken mahalledeki komşu kadınlar bir ihtiyaçları olduğundan beni bakkala gönderirlerdi. Ben de ‘Eğer bana bir masal anlatırsanız giderim’ diyordum.  O zamanlarda annem de dahil kimse bana bir şey demiyordu. Şimdi çocuklara ‘Git bana, bunu getir’ deme şansımız yok. Ben yaz aylarında okul yokken Adana’da gazete sattım. Babam beni bir bakkala verdi, bakkaldan gazete alır ‘Yazıyor, yazıyor’ diyerek mahallemizde satardım. Bir de ben küçükken mahallelerde destancılar vardı, destan satıyorlardı. Babam beni bir kere de onun yanına verdi. Bu mahalle kültürü yavaş yavaş bitiyor.

“TELDEN ARABA YAPARDIK”

Çocukluğunuzdaki oyun kültürü nasıldı?

Çalışma bir kültürdü. İnsanlar maddi yetersizlikten dolayı çocuklarını bir yerde çalıştırmıyorlardı. Gidip hayatın gerçeğini öğrensin ya da öğrenebilecekse bir meslek öğrensin en azından kolunda bir altın bileziği olsun diye çocukları çalışmaya gönderirdi. Tabii 3-5 kuruş harçlığı olan çocukta o parayı nasıl kazandığını bildiği için ona göre harcamayı da öğreniyordu. Babam uzun yol şoförü olduğu için 3-4 gün gelmediği oluyordu. Biz babamın gitmesini can gözüyle beklerdik. Babam gittiği zaman Naylon Turan’ın annesi Evhan Bacı vardı, dişçi Sıddık ağabeyin annesi Adile Teyze vardı onları çağırırdık bize babalık ederlerdi. Onlar bize hikaye anlatırlardı. Biz de huzur bulurduk. Bizim çocukluğumuzda birdirbir, saklambaç ve develeme vardı ve biz de bazen bir şeyler üretirdik, mesela telden araba yapardık. Aynı zamanda gazoz kapağı biriktirirdik. Tüketim toplumu olmadığımız bir dönemde bizim yaratıcılık tarafımızı ortaya çıkartan oyun kültürü vardı. Biz bunların hepsini mahallede oynardık.  Sabah evden çıkardık, akşama kadar dışarıdaydık. Ama hiçbir şey de başımıza gelmedi. Başımıza gelebilecek en kötü şey düşüp bir yerimizi yaralamaktı.

“SOKAK KÜLTÜRÜNÜN SAĞLIKLI OLDUĞUNU GÖSTERİR”

Çalışma hayatına nasıl başladınız?

Çalışma hayatına ilk olarak Fuzuli’de halamların dükkanında başladım. Daha sonra çocukluğum ve gençliğim Cezmi Kartay’da geçti. Cezmi Kartay, insanların kafasında eğlence merkezlerinin bulunduğu, birbirini öldürdükleri, alkol aldıkları bir yer gibi geçiyor. Ama benim orada çalıştığım zaman yine güvenli bir dönemdeymişiz ki ben tek başıma 13-14 yaşımda sabahın 6’sında dükkanı açardım, akşam 10-11’de tek başıma kapatırdım. Bu durum o dönemde mahalle ve sokak kültürünün sağlıklı olduğunu gösterir. Sabah dükkanı açardım, amcamın gelmesini beklerim, daha sonra sebzelerin satıldığı hal binasına giderdik. O dönemlerde şimdiki gibi bolluk yok. Bazen Sancaktar Mezarlığının önünde bekler, Hanımınçiftliğinden bir sebze geldiğinde onu ilk biz kapmaya çalışırdık. O zamanlar hal binası Sancaktar Mezarlığının önündeydi. Öyle bir zamanda otobüsün üstüne çıkardık sebze alırdık. Bunu evde anlatmazdık çünkü anlattığımızda bizi bir daha göndermezlerdi. Çünkü otobüsün üstüne çıkmak tehlikeli diye düşünürlerdi. Bizim zamanımızda esnaflık bir kültürdü. O dönemlerde çoğu şey karaborsadaydı. Yağ ve çay bulunmuyordu bulduğumuz zamanda daimi müşterimiz olanlara verirdik. Biz Cezmi Kartay’da çalışırken 3 ilçenin garajı oradaydı: Hekimhan, Pötürge ve Arguvan. Biz orada mal yetiştiremezdik 3 at arabası sebze getirirdik, günlük biterdi. Haftada bir at arabası da kuru gıda gelirdi. Dükkanımız 20 metrekare yok, oraya 3 at arabası malı sığdırıyoruz, geri boşaltıp satıyoruz. Sürekli sirkülasyon oluyor. Bir tane beyaz buzdolabı vardı, oraya gazoz, soda, süt, peynir, yağ, yoğurt her şeyi sığdırıyorduk. Bir yandan satardık diğer yandan da yerine yenisini koyardık ki müşteriye yok demeyelim. Ayrıca mutlaka bozuk para üstü bulundurmak zorundaydık. Amcam buna çok riayet ederdi. Amcamın bir de şöyle bir hassasiyeti vardı, vatandaş bir ürün sorduğunda asla yok denmezdi, kalmadı denilirdi. O bir yere not edilirdi ve getirildi. 15-16 metrekarelik dükkanda her şeyi bulundururduk.

“PARA VE MADDİYAT EN BÜYÜK DEĞER DEĞİLDİ”

Eğitim hayatınız hakkında da bilgi verir misiniz?

5 yıl Fırat İlkokulu'nda okudum. Daha sonra Atatürk Ortaokulu'nda okudum. Liseyi de Malatya Lisesi’nde okudum. Biz anne baba olarak okula giden çocuklarımıza şu nasihatte bulunurduk, ‘Sakın dışarıdan bir şey alma’. Benim çocukluğumla kıyasladığımda biz okuldan dağılırken ya da okula giderken seyyar satıcılar vardı. Mevsimine göre erik, alıç, davin, yemiş, halka tatlı ve şam tatlısı satarlardı. Ben anne, babamın bana ‘Sakın bir şey alma’ dediğini hatırlamıyorum. Çünkü o da güvenliydi. Canımız ne istiyorsa onu gönül rahatlığıyla alabilirdik. Eskiden sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma değeri vardı. O zaman para ve maddiyat en büyük değer değildi. İnsan, sağlık ve gelenek ölçüydü. ‘Bizim geleneğimizde bu yoktur’ denildiği zaman her şey bitmişti. Şimdi gelenek diye bir şey kalmadı. Bugün en büyük değer para ve maddiyat olduğu için her mesleği herkes yapabiliyor ya da yalan söyleyebiliyor. Ben öğrencilerime hep şunu söylüyorum, ‘Kendinizi asla ben öğretmen olacağım veya şu olacağım şeklinde sınırlamayın, kendinizi çok iyi yetiştirin. Kendinizi iyi yetiştirdiğinizde sizden çok iyi pazarlamacı olur, reklamcı olur, ticaret yapabilirseniz bu size başarı sağlar’. Çünkü halkı ve toplumu tanıdığınızda, toplumsal dinamikler hakkında bilginiz olduğunda ne iş yaparsanız yapın mutlaka başarı elde edersiniz. İlkokulda 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi bayramlar çok şenlikli geçerdi. Benimde görev aldığım 23 Nisan programları vardı. Birinde şiir okudum. Stadyuma giderdik. Tabi o zamanlar stadyumlar şimdiki gibi bakımlı değildi toz topraktı. Bayramlarda bir rol alabilmek için birbirimizle yarışırdık. Ailelerimizde gelip bizleri izlerdi. Aynı zamanda fener alayı olurdu. Nerden başladığını bilmiyorum ama biz Cengiz Topel’de otururken o caddeden geçerlerdi.

Kemal Deniz: Bizim zamanımızda her yıl okul bir müsamere yapardı. Piyes oynarları bu da bir eğitimdi. Ben 3,4 ve 5’inci sınıflarda hep o piyeslerde oynadım. Hem çocuklara bir şey öğretiliyordu hem de sosyalleşme söz konusuydu. Bazı arkadaşlarımıza da türkü söyletiyorlardı. Ben Atatürk Ortaokulu’nda okurken orta üçüncü sınıfta kültür kolu başkanıydım. Öğretmenimiz o dönem Duvar gazetesi çıkarmaya karar verdi. Ben kendi sınıfımın kültür kolu başkanıyım, okulun da kültür edebiyat başkanıyım. Dolayısıyla o zaman Duvar gazetesi çıkarmak benim görevimdi. Öğrencilerden yazıları toplardım, müdürümüz başyazı yazardı, bazı öğretmenler o ayda özel günlerle ilgili yazılar yazarlardı ama çoğunlukla öğrencilerin yazıları ve şiirlerini yayınlamaya gayret ederdik. Biz bir gün okuldan kaçmıştık bir kovboy filmine gitmiştik. O zaman kovboy filmi izlemek çok hoşumuza gidiyordu. Ama okulda da çarşamba günü öğleden sonra öğrenci matinesi vardı. Bizim o dönemde şapkamız vardı. Şapkanın etrafında öğrencinin hangi okuldan olduğunu belirten rengarenk şeritler vardı. Değişik okullardan öğretmenleri alıyorlar. Bir grup öğretmen oluyor. Pazartesi-Salı günü, Perşembe, Cuma günü sinemalara baskın yaparlardı. Bizi toplarlardı. Biz bir gün dersten kaçıp, Melek Sineması’na kovboy filmi izlemeye gittik. Filmi izlerken sinemanın lambası yandı. Sinemasının lambası genelde film koptuğu zaman yanardı ve biz de makinistin filmi yapıştırması için ıslık çalardık. Biz yine bir gün ıslık çalarken iki taraftan öğretmenler gelerek bizi topladılar, okula götürdüler. O zamanlar müdür Mustafa Kayayiğit bizi alt kattaki koridora dizdi, ‘Battalgazi filmi olsa sinemaya gitmezdiniz, Amerikan çobanlarının filmini izlemeye gitmişsiniz’ diyerek hepimizin eline değnek ile vuruyordu. Hiç kimseden de çıt çıkmıyordu. Bayrak merasiminde sinemada yakalananları teşhir ettiler. Müdür bir konuşma yaptı, ‘Çocuklar bu arkadaşlarınıza çok iyi bakın. Bunlar Amerikan çobanlarının filmini seyretmeye kaçmış gitmiş. Dersini heba etmiş insanlardır’ dedi. Şimdi kimse öğrencisine bir şey söyleyemiyor.

Ünal Şentürk: Biz şanslı bir dönemde çocukluk yaptık. Aile olarak da şanslıydım, 4 dayım, 6 teyzem, 5 amcam vardı. Biz de kız çocuğu çok önemliydi. Ülkemizin Doğu bölgelerinde kız çocuklarının horlandığı, ikinci plana itildiği ifade edilir ama biz rastlamadık. Bizim çocukluğumuzda modernliğin ya da kentleşmenin bir örneğini simgelemek adına çocukların doğar doğmaz fotoğrafları çekilir. Bunlar mutlaka çerçevelenip evin bir duvarına asılırdı. Her türlü oyuncağım vardı. Bizim zamanımızda 3 tekerlekli bisiklet lükstü. Şanslı bir çocukluk yaşadım.

“ONU BİR EĞLENCEYE ÇEVİRİRLERDİ”

Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınız var mı?

Çocukluğuma dair unutamadığım güzel anılarımdan bir tanesi de değirmene kalkmamızdır. Bahçede mutlaka birkaç kazan bulgur kaynatırdık. Orada kurutulurdu, ayıklanırdı. Sonra okul açılmaya yakın eylül ayına doğru da ya Emeksiz’deki Pazarbaşı değirmenine giderdik ya da rahmetli Kasım ağabeyin Beşkonaklar’daki değirmenine giderdik. At arabası ile giderdik. Adile Teyze veya İmmihan bacı mutlaka yanımızda olurdu. Bir büyüğe ihtiyaç olurdu. O büyükle gitmek daha korunaklı olurdu. Değirmene gidilip geldikten sonra mutlaka bir simit pilavı yapılırdı. Değirmene kalkılırken de ayıklama yapılırken de mutlaka komşular toplanırlardı. Onu bir eğlenceye çevirirlerdi. O zaman eğlence kültüründe medya, teknoloji, televizyon bu kadar yaygın değildi.

“SAYILI YERLERDEN BİRİYDİ”

Doğduğunuz Kernek semtinde nasıl bir kültürel yapı vardı?

Ben Kernek Parkının yakınındaki Çağlayan Sokak’ta doğdum. Çocukluğum orada geçti. Orası merkez ve her kültürden, inançtan, siyasi görüşten, gelirden, her meslekten insanı orada bulmak mümkün. Mahallemizde memur, mühendis, işçi, ustabaşı da vardı. Biz Şeker Evlerine yakın otuyorduk. Şeker Evleri oraya şöyle bir sosyal hareketlilik getirmişti, başka şehirlerden Malatya’ya gelip Şeker Fabrikası’nda çalışan farklı yaşam öncelikleri olan insanlar doğal olarak o mahalleye farklılıkların karşılaşmasına ve buluşmasına imkan sağlayan bir hareketlilik getirmişti. İlk radyoyu onların evinde duymuştum. Biz dışarıda oyun oynuyorduk o zamanlar insanlar kapılarını, pencereleri kapatmazdı ve doğal olarak radyoda Zeki Müren’i, Müzeyyen Senar’ı o evlerden gelen radyo seslerinden duyabilirdik. Kernek Aile Gazinosu vardı o zamanın eğlence kültürünün yerleşmesinde ve gelişmesinde önemli bir mekan. Alkolsüz, insanların aileleri ile birlikte eğlenebilecekleri, vakit geçirebilecekleri sayılı yerlerden biriydi. Bir Hürriyet Parkı vardı bir de Kernek Aile Gazinosu vardı. Oraya o zamanın ünlü sanatçıları gelirdi. Muazzez Abacı, İzzet Altınmeşe, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses gelmişti. Ünlüler sahne almadan önce Malatya’nın yerel sanatçıları da onların altlarında çalışırdı. Bu onlar için aynı zamanda bir eğitim oluyordu. İlkokulda nisan ayları geldiğinde mutlaka pikniğe götürürlerdi, gittiğimiz mekanlardan biri Devlet Su İşlerinin elektrik santrali olurdu, müze olurdu. Aynı zamanda Kernek Parkı’nda yaz tatilinde yüzme kursu düzenlenirdi.      

“SADECE DUA OKUNUR, DİLEK TUTULURDU”

İnanç bakımından Kernek nasıl bir fonksiyona sahipti?

4-5-6 Mayıs tarihleri arasında başta kadınların ilgi gösterdiği Hıdırellez denilen bir inanç ritüeli vardı. İkindi Namazı’ndan sonra Hızır aleyhisselam gelir, dilek kapıları açılır derlerdi. Hızır Aleyhisselam’da suyun başına gelirmiş dolayısıyla Kernek suyun çıktığı bir mekan olduğu için oraya gidilirdi ve annem giderken de gelirken de kimse ile konuşmazdı. Sadece dua okunur, dilek tutulurdu ve annemin dediklerini göre de çok dilekleri kabul olmuştur.

Kemal Deniz: Kernek’te bir dut ağacı vardı, insanlar gidip orada otururdu, bu dut ağacının yanında da bir kabir vardı, Kernek Baba’nın kabri derlerdi. Orada bazı insanların özelikle evi yakın olan mahallerdeki kadınların Yasin-i Şerif okuduğu, dua ettiğini biliyoruz. Sonradan yok edildi, kayboldu o dut ağacı da söküldü. Sonradan orası betonlaştırılırken kestane ve çınar ağaçlarını katlettiler.

Ünal Şentürk: Bu şehrin adı Malatya olmasaydı muhtemelen Kernek olurdu. Kernek, Malatya’nın kalbidir. Malatyalı hemşehrilerimize sağlıklı, huzurlu yaşam diliyorum. Ne mutlu Kernekliyim diyene. Kernekli olmak bir ayrıcalıktır.

 

haber: MEHMET TEVFİK CİBİCELİ