Asrın felaketi olarak tabir edilen depremlerin üzerinden geçen 2 yılın ardından düzenlenen Deprem Sonrası Göçün Psikososyal Etkileri Çalıştayında, gerek Malatya’da kalan gerekse de şehri terk etmek zorunda kalan vatandaşların yaşadıkları psikolojik sorun ve sıkıntılar hakkında önemli açıklamalar gerçekleştirildi.
Göçün psikolojik etkileri hakkında bir sunum gerçekleştiren Malatya Turgut Özal Üniversitesi (MTÜ) Psikoloji Bölümü Doç. Dr. Zeynep Sağır, deprem sonrası en önemli unsurun insanların kendilerini psikolojik olarak güvende hissetmesi olduğuna dikkat çekti.
“5-6 AİLE BİR ARADA YAŞAMAK ZORUNDA KALDILAR”
Deprem nedeniyle gerçekleşen göç sonrası en temel ihtiyacın güvenli bir mekan ihtiyacı olduğunu belirten Doç. Dr. Sağır, “6 Şubat 2023 tarihinde Malatya, Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş ve tüm afet bölgesi ne yazık ki bir felaketin ortasında kalırken o günden sonra her şey bir anda değişti. Depremin hemen ardından şehirde yaşanan yıkım, panik ve korku halleri bir anda ilimizi hayalet bir şehre dönüştürdü, evlerini terk edenler, sığınacak bir yer arayanlar, bir daha dönüp dönmeyeceklerinden emin olmayanlar. Bir an önce güvenli bir yere gitmek ve yeni bir yaşam kurmak isteyen yüzlerce, binlerce insan, bir anda hayatlarını yeniden şekillendirmeye çalıştı. O günleri hatırlıyorum çevre yolunda otobüslerin yanına koşan insanlar, yalın ayak ve korku içinde evlerini terk ediyorlardı. Hiç tanımadıkları insanların evlerine sığınanlar, fabrikalara, spor salonlarına, okullara, yurtlara sığınanlar, çok kalabalık evlerde bazen 5-6 aile bir arada yaşamak zorunda kaldılar. Kendi evimde 30 kişiyi konuk ettiğimde o dönemin yalnızca fiziksel zorlukları değil psikolojik zorlukları da içerdiğini gözlemledim. Deprem nedeniyle gerçekleşen göç sonrası en temel ihtiyaç güvenli bir mekan ihtiyacıydı. Herkes güvenli bir yerde olmak istiyordu, bu durum aslında sıcak bir ortamda olmak ve çocukların, yaşlıların, yatalak hastaların ihtiyaçlarını karşılamakla ilgiliydi. Ama en önemlisi insanın psikolojik olarak güvende hissetmesiydi. İlk 3 ayda gözlemlediğim bir diğer önemli nokta ise farklı yaş gruplarının yaşadığı psikolojik zorluklardı. Çocuklar yaptıkları resimlerde evlerini, mahallelerini, yeniden çizmeye çalışıyorlardı. Bu bir tür telafi, kaybettikleri güvenli alanlarını geri kazanmaya yönelik içsel bir çabaydı. Yaşlılar ve yatalak hastaların durumları ise bir başka zorlayıcı faktördü. Ev sahiplerinin misafirleriyle gösterdiği tutum onların geçici olarak kalacakları bir yuvayı hissetmeleri açısından kritik bir öneme sahipti” şeklinde konuştu.

“ÇOĞU ZAMAN İMKANSIZ GİBİ GÖRÜNÜYORDU”
Deprem sonrası herkesin yaşadığı psikolojik etkilerin farklılık gösteridğini dile getiren Doç. Dr. Sağır, “Panik, korku, belirsizlik ve gelecek kaygısı bazen dayanabilir iken bazen de insana katlanılması güç bir acı veriyordu. Şehirdeki evler, mahalleler terk edildi ve önce çadırlara sonra konteynerlere taşınıldı ama asıl zor olan şehirdeki mekansal hafızanın bir anda kaybolmuş olmasıydı. İnsanlar sadece bir yer değiştirmekle kalmamış aynı zamanda kendi kimliklerini, geçmişlerini, kültürel değerlerini, evlerini kaybetmişlerdi. Her şeyin anlamı değişmişti. Önceden her şey çok önemli iken bir anda her şeyin yerini temel ihtiyaçlar aldı. Temel güvenlik, barınma ve psikolojik iyilik hali her şeyin önüne geçti ama göç sonrası bir başka önemli değişim de geri dönüşleri gözlemlemekti. Bazı insanlar felaketten aylar sonra geri dönmeye karar verdiler, ancak geri döndüklerinde şehir terk ettikleri şehir değildi. Malatya, Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş her biri farklı bir yüzle karşılıyordu dönenleri. Bu şehirler insanlar için sadece bir yaşam alanı değil aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet duygusuydu. Ancak deprem sonrası kayıpların ve zorlukların çok büyük olduğu bu şehirlerde yaşam kalitesi konusunda kaybolan güven duygusu geri dönüşü de karmaşık hale getirdi. Geri dönmeye karar verenler için şehirleri eski haline döndürme çabası çoğu zaman imkansız gibi görünüyordu. Temiz suya erişim, ulaşım sorunları, yollardaki çamur, trafikte yaşanan öfke problemleri, insanların yaşamak zorunda kaldığı mekansal olarak daha dar alanlarda ortaya çıkan mahremiyet sorunları, alışa geldikleri mahallelerini terk etmiş olmaları, toz bulutları. Bunlar insanlar için büyük engellerdi. Gidenler artık dönüp dönmeyeceklerini bile bilmiyorlar ama her birinin yüreğinde bir memleket özlemi vardı. Bu sadece evlerini değil aynı zamanda geçmişlerini, geçmişin anılarını ve birlikte yaşadıkları insanları geri getirme yönelik bir istekti. Ama kesin olan bir şey vardı bu şehir yöneticileriyle, halkıyla, depremden hemen sonra da bir araya gelebildi, birbirini destekledi ve birlikte yeniden ayağa kalkmanın önemli adımları atıldı. Bir psikoloji öğretim üyesi olarak deprem sonrası göçün psikolojik etkileri üzerinde daha fazla konuşmak gerektiğini vurgulamak isterim. İnsanların yaşadığı korku, kayıplar ve belirsizlik psikolojik olarak ne kadar derin etki yaratıyorsa aynı zamanda hayatta kalmaya dair umut da o kadar güçlüdür. Bu süreçte en önemli şey psikolojik iyileşme sürecine dair farkındalığımızı arttırmak ve birlikte dayanışma içinde olmaktır. Hep birlikte bu acıların üstesinden gelerek bir gün daha güçlü daha dayanıklı bir toplum olarak yeniden doğacağız” ifadelerine yer verdi.
“KÜLTÜREL UYUMSUZLUKLAR AİDİYETİMİZİ ETKİLER”
Göç sonrası aidiyet ve kimlik kavramlarından bahseden MTÜ Psikoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Hakan Sarıyıldız ise, “Başta deprem olmak üzere diğer tüm doğal afetler bireylerin yalnızca fiziksel kayıplar yaşamalarına neden olmuyor. Bireylerin aynı zamanda kimliklerini ve aidiyet duygularını da çok derinden etkileyebiliyor. Deprem nedeniyle yaşanılan bu durumlar hem fiziksel kayıpların hem psikolojik etkilerin aslında beraber ele alınması gerekliliğini doğuruyor. Depremle birlikte bir anda şehirde birçok yıkım oldu ve bu yıkımlar bizim kendimize şu soruyu sormamıza neden oldu, ‘Benim ait olduğum Malatya bu Malatya mı? Çünkü size güzel anılar yaşatan bir yer artık ne yazık ki olmayabiliyor ya da çok farklı bir formatta karşınıza çıkabiliyor. Dolayısıyla bu noktada kendinizi şehrinize karşı da uzak hissedebilirsiniz. Şehri terk edenler için de durum çok zor. İlk olarak mekanımızı, memleketimizi, anılarımızı kaybediyoruz. Diğer taraftan bizim yaşamış olduğumuz kültürel uyumsuzluklar da aidiyet duygumuzu etkiler. Örneğin size göre kültürel değeri çok yüksek olan bir şey karşı tarafta o kadar da yüksek olarak görülmeyebilir ya da tam tersi olabilir. Size göre kültürel değeri çok düşük olan bir şey belki gittiğiniz yerde çok daha değerli görülebilir. Dolayısıyla gittiğimiz yerde yaşamış olduğumuz o kültürel uyumsuzluklar ne yazık ki bizim aidiyetimizi etkiler. Ek olarak bizim dil ve iletişim engeli yaşıyor muyuz diye bir bakmamız lazım. 6 Şubat depremi ile birlikte yurt dışına göçleri çok görmedik, yurt içine göçler çok fazla vardı ama yine Türkçe'nin kullanım biçimi her şehre göre farklılaşabileceği için her şehrin kendine özgü bir ağzı olduğu için o noktada da dil ve iletişim engeli yaşayabiliyoruz” söyleminde bulundu.

“KENDİNİZİ ORAYA AİT HİSSETMEZSİNİZ”
Yardımlaşma ve aidiyet duygusu arasındaki ilişkiye değinen Araştırma Görevlisi Sarıyıldız, “Biz birbirine kenetlenmeyi, birbirine destek çıkmayı, birbirine yardım eli uzatmayı çok seven bir ülkeyiz ve 6 Şubat depreminde de keza aynısını gördük. Hepimiz birbirimize yardım eli uzattık, depremden etkilenen bireylere karşı neler yapabiliriz sorusunu sorduk ve elimizden gelenin en yüksek mertebesinde ulaşmaya çalıştık. Dolayısıyla gittiğiniz yerde sürekli olarak size bir yardım eli uzatılırsa oraya ait hissedersiniz orayla bağ kurarsınız ama size karşı çok da olumlu bakılmazsa, size yardım edilmezse ne yazık ki kendinizi oraya ait hissetmezsiniz. Geri gelmek istersiniz. Bizim bir noktada yetişkin olmamızdan kaynaklı olarak özellikle ekonomik ve sosyal kaygılar yaşamamız da çok olası. Gittiğimiz yerde belli bir süre sonra hayatımızı idame ettirmemiz gerekecek ve maddi kazanç elde etmek isteyeceğiz. Gittiğimiz yerde para kazanabiliyor muyuz bu önemli, eğer ki biz öğrenciysek öğrencilik yaşamımıza devam edebiliyor muyuz, eğer ki bunları yapabiliyorsak biz gittiğimiz yerle bir bağ kuracağız ama bunları gerçekleştiremiyorsak sorunlar yaşayacağız. Tabii ki de psiko-sosyal destek eksikliği yaşıyorsak eğer kendimizi bir yere ait olmaktan çok uzak bir noktada bulacağız. Çünkü deprem başlı başına çok büyük bir travmatik yaşantı. Bir de siz bunun üstüne göçü eklerseniz ne yazık ki yaşamış olduğunuz yer size uzak ve istemsiz orada kalmanızı gerektiren bir durumda bırakabilir” diye konuştu.
Göç sonrası psikososyal uyum noktasında yaşana sıkıntılar hakkında bilgi veren Uzman Klinik Psikolog Menekşe Baloğlu, “Deprem sonrası göçler bireylerin ve toplumların psikososyal uyum süreçlerini derinden etkileyen travmatik anılardır. Deprem sonrası göç eden bireyler yalnızca fiziksel olarak bir yer değişikliği yaşamazlar aynı zamanda psikolojik, sosyal ve kültürel olarak da büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine tabi olurlar. Göç edenler bir taraftan kendi kültürel değerlerini korumaya çalışırken bir taraftan da gittiklerin yerin kültürel değerlerine uyum sağlamaya çalışırlar. Psikosoyal uyum dediğimiz kavram da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bu sürecin sağlıklı bir şekilde yönetilebilmesini ve bireylerin yeni çevrelerine adapte olabilmelerini sağlayan terime biz psikososyal uyum diyoruz. Aile toplumun temelidir. Ailede olan aksaklıklar zaman içerisinde tüm toplumu etkileyecektir. Zorunlu göç eden aileler de birçok konuda uyum problemi ile karşılaştılar. Bununla birlikte gittikleri toplumda bir taraftan da ötekileştirme ve dışlanma ile karşı karşıya kaldılar. Psikososyal uyumun 3 aşaması var. İlk aşama şok ve travma. Bireyler deprem gibi travmatik bir olayın içerisinde sıyrılıp göç etmişlerdi. Yani çifte bir travmatik olayla karşı karşıya kalıyorlar. Bu dönemde kaygı hissetmeleri, travma sonrası stres bozukluğu yaşamaları çok olası. Bu evrede bireyler uyum sağlamak yerine kaçınma davranışı gösterirler. İlk etapta kişi kendini sosyal ortamlardan izole etmeye başlar. İkinci aşamada ise birinci aşamaya nazaran birey artık bir yerden hayata tutunmaya çalışıyorlar o yüzden biz bu aşamaya direnç geliştirme ve uyum sağlama çabaları aşaması diyoruz. Bu aşamada bireyler artık ilk etapta konut ihtiyacı doğduğu için onun akabinde kendilerine yerleşimlerini sağlayacak bir konut arayışına girerler akabinde çocukları varsa onların eğitimi için bir arayışa girerler. Bu yüzden ilk etapta çevre ile iletişim kurdukları kaynaşmaya çalıştıkları aşama bu evredir ama yine de tam anlamıyla stresten arınmış değillerdir. Çünkü bu süreç yavaş yavaş ilerler. Üçüncü aşama entegrasyon ve psikososyal dayanıklılık aşamasıdır. Bireylerin bu aşamaya gelmesi için belki uzun yıllar geçmesi gerekir ama bu aşamada artık bireyler ekonomik bağımsızlıklarını sağlamış, çocukların eğitimlerine devam etmelerini, sosyal çevrelerine uyum sağlamalarını kolaylaştırmış olacaklar” ifadelerini kullandı.
“SOSYAL ORTAMA GİRMEKTE ÇOK ZORLANACAKLAR”
Deprem sonrası yaşanan belirsizlik sürecinin depresyon ve kaygıya neden olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Baloğlu, “Bireyler deprem sonrası ilk aşamada psikolojik olarak travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve kaygı yaşarlar. Çünkü yaşadıkları süreç belirsizdir. Yetişkinlere göre çocuklar ve ergenler bu süreci daha zor atlattılar. Çünkü yapılan araştırmalar göstermiş ki göç yaşayan çocuk ve ergenler hem uyum sorunu hem de akademik zorlukların üst üste gelmesi ile birlikte bu süreci daha zor atlatmışlardır. Yine sosyal uyum problemleri de kişilerin dışlanması ve ötekileştirilmesi nedeniyle ya da kendileri kırılgan bir grup haline gelmeleri nedeniyle ilk etapta sosyal ortama girmekte çok zorlanacaklardır. Ekonomik güçlükler, geçim sıkıntıları da bu evrenin en zor etkenlerinden biridir. Çünkü bireyler ekonomik zorluk yaşarken zaten kendi özgüvenlerini yitirdikleri için bir girişimde bulunmakta daha çok zorlanacaklar. Malatya’da çok uzun süredir intihar vakaların da bir artış olduğunu görüyoruz. Bunlar zaten daha önceden sıkıntıları olan bireylerdir muhtemelen ama üzerine bir de deprem travmasının eklenmesi ile birçok insan bu süreci kolay atlatamadı. Bu intihar vakalarındaki artış da bunu göstermekte. Deprem sonrası çevremize olan güvenimizde azaldı çünkü biz var olan destek kaynaklarımızın başka şehirlere göç etmelerine tanık olduk. Zaten şehirleşme ile bunu yaşıyorduk ama artık o kadar farklı insanlarla karşılaşıyoruz ki kime güvenip kimden yardım isteyeceğimizi bilemiyoruz” açıklamasında bulundu.
Muhabir: MEHMET TEVFİK CİBİCELİ
