Kazancı yaşadıklarını şu sözlerle aktardı:

“İtfaiyemiz 3 ekipten oluşmakta. Ekibimizin biri görevdeyken diğer ikisi evlerinde yakalandılar. Ben de evimde yakalanan itfaiyecilerdenim bu depreme. Çocuklarımızla birlikte aşağı indikten sonra çocuklarımızı komşularımıza emanet etmek suretiyle çalıştığımız itfaiye şubelerine geçiş yaptık. Herhangi bir emir, herhangi bir görev belgesi beklemeden, herhangi bir yıkımı da görmemiştik o anda ama depremin şiddetinden Malatya'mızın hasar aldığı belliydi. İtfaiye şubemizde gittiğimizde görevdeki arkadaşların enkazlara gitmiş olduğunu gördük. Ben de yanımdaki başka bir arkadaşımla birlikte şubemize en yakın gördüğümüz enkazda, Sivas Caddesi'nde, Vuslat TV'nin karşısında bulunan bir enkaza gittim. İlk an buydu. Yani daha sonrasında da çalışmalarımız oldu fakat ilk an en sıcak temasın olduğu an o enkazdı. Orada ilk anda saat 5'i dahi olmamıştı ben çalışmaya başladığımda. İkinci depreme kadar da o enkazda çalıştım. 6 yaralıyı canlı şekilde çıkardık. Ölü olarak çıkardığımın ilk günkü sayısını hatırlamıyorum. Ama en sıcak anı o andı, o enkazdı. Akabinde Hakim Bey Apartmanı'nın enkazında, Akpınar bölgemizde de ilk 3 gün ve daha sonrasında çalıştık ama en sıcak temasın yaşandığı, yaralılarla ilk kurtarma esnasında çalıştığımız enkazımız o enkazdı.”

“İLK 72 SAAT CAN PAZARIYDI”

Kazancı, ilk 72 saatin unutulmaz olduğunu belirterek o anları şöyle anlattı:

“Şimdi inanın enkaza ilk ulaştığımız an artık bir can pazarıydı. Enkazın içinde kalanların sesleri, dışarıda herhangi bir binadan o enkazın yanına gelen, tanıyan tanımayan herkesin bir mücadelesi var, çaresizliği var. Yani tarif edilemez ama yaşaması da çok zor bir duygu. Öyleydi. Orada bizi karşısında gören bir vatandaş önce sıkıca kolumuzdan tutup enkazın üzerine götürmek için bizden en az bizim kadar gayretliydi. İlk an olduğu için elimizdeki ekipmanlarımız sadece oraya gittiğimiz araçtaki ekipmanlardı. Onun için çalışmak, o enkazın içerisinde sadece el ve el aparatlarıyla oldu. Zordu ama Rabbimin de yardımıyla ilk anda ilk ulaştığım çocuk bir kız çocuğuydu. İsmi Melek’ti. 6 yaşlarında, 6. sınıfa gidiyor olduğunu öğrendim. Aynı zamanda çalışırken de vatandaşlarımızla birlikte konuşuyorduk, onları uyanık tutmak, bilinçlerini açık tutmak adına konuşuyorduk. Onun annesi ölmüştü. Arka taraftaydı, ben onu görüyordum ama o göremiyordu. Çünkü dönemiyordu. O da sıkışık bir pozisyondaydı. Melek isimli kızımızı kurtarıp orada vatandaşlarımıza, yakınlarına teslim ettikten sonra alt kattan gelen, daha sonra sanayide çalıştığını öğrendiğim Kemal isimli bir amcayı kurtardık. O da yatak odasında yakalanmıştı depreme. Yatak odasındaki yatak dolabının tamamı üstüne çökmüştü. Yatak dolabının yapısı itibarıyla onu kırmak, o dar alanda çalışmak da epey bir zordu. Epey bir müddet onu çıkarmaya çalıştım. Daha sonra onun bir yan katından sadece “boğuluyoruz” sesi geliyordu. Yani “sıkıştık, yaralıyız” falan değil de sadece “boğuluyoruz” sesi geliyordu. Çünkü bina çok oturmuştu. Bina öyle yaşam boşluklarını çok bırakmamıştı. Dört kişilik bir aileye ulaştım. Ama sadece küçük bir kazma, işte bir de bir kovayla birlikte oradan doldurduğum molozları, hafriyatları kimi görüyorsam bir halka oluşturduk. Elden ele dışarı doğru atıyorduk. O dört kişilik ailede de 35-40'lı yaşlarda iki çocuk, yaşlı bir anne baba idi. Üçü sağdı, anne vefat etmişti. Onlar da dördü bir araya gelmişler, deprem çökme esnasında banyo kapısının girişinde binaları çökmüştü. Onların olduğu yer hayli bir sıkıntılıydı. Çünkü dört kişi aynı yere sıkışmışlardı. Vücut yapıları birazcık kiloluydu. Onları çıkarmak, onların bulunduğu yeri açmak da benim için çok kolay olmadı. Annelerinin en altta olduğunu, onların cansız bedeninin üzerinde olduklarını bilmiyorlardı onlar. Annelerini de yaşıyor zannediyorlardı ama seslendiklerinde anne ses vermiyordu. Halit, Metin ve babaları Yusuf amcaydı. Yusuf amca ile epey bir diyaloğumuz oldu. Kendisi kendisini hızlıca çıkarmamızı bekliyordu ama ben sadece ellerimle çalışabildiğim için ancak bir buçuk saatten fazla belki çalıştık. Ve bu çalışmalarımız öğleye kadar sürdü. Ben de o depreme, ikinci depreme o enkazda yakalandım. İkinci depreme kadar da sonuçta bizim de bir ailemiz vardı ama hiç haber de alamamıştık. İkinci depremde Daire Başkanlığımızın da uyarısı gereği enkazlara kısa bir süre ara verildi. Çok kısa bir süre ara verildi. Çünkü enkaz içerisinde kalan, enkazda çalışan itfaiyeciler vardı. Bunların da hayatını göz önünde tutmak gerekiyordu. O verilen boşlukta eşimi aradım. Yani biz ikinci depremi yaşarken bir deprem gibi değil de bir kıyamet gibi yaşadık. Biz öyle hissettik. Eminim yaşayanlar da öyle hissetmişlerdir. Eşimin bir kamu kurumunda ikinci depreme yakalandığını öğrendim. Çünkü o soğukta gidecek bir yeri yoktu, girilecek bir ev yoktu, kapalı bir mekân yoktu. İkinci depreme kadar da ailemle hiç görüşmemiştim. İlk kontaktı orada kurdum. Tekrar akabinde oradan ikinci depremin arkasından Akpınar bölgesine geçtik. O enkazlarda çalıştık. İlk günümüz canlı kurtarma seferberliği adı altında bu şekilde geçti.”

“İLK ÜÇ GÜN EN ZOR DÖNEMDİ”

Kazancı, ilk üç günün en zor dönem olduğunu vurgulayarak desteklerin zamanla ulaştığını ifade ederek,“Şimdi kolay bir durum değil. Çünkü bir memleketin normal bir çalışma hitabında bulunan bir itfaiye ya da bir AFAD’ı var. Fakat bir memlekette beklenmedik bir afet. Sayınız ne kadar olursa olsun, ekipmanınız ne kadar olursa olsun, haliyle yetersiz kalacaksınız. Bizim ilk anda çevre illerimizden gelen, yardıma gelen ekiplerimiz oldu ama daha uzak illerden yahut da daha başka ekiplerin gelmesi dediğiniz gibi zaman aldı. Hava şartlarının da buna bir olumsuz etkisi oldu. Müthiş bir kar yağıyordu. Yollarda da bunu hissettik. Burada da bunu gördük. İlk üç gün inanın birazcık kimin elinden ne geliyorsa, kimin elinde ne tür alet, edevat, aparat varsa onlarla çalıştık. Dönem dönem çalıştığımız enkazlara vatandaşlar çevrede bulduğu kazma, kürek, keser tarzı aparatları da bize faydası dokunsun diye getiriyorlardı. İnanın ilk üç günümüz bir ses için, bir umut için, bir hayat için, belki teknolojik ekipmanları azdı ama yüreğimizi ortaya koyarak çalıştık.” dedi.

“SOĞUK ÇOK ZORDU”

Soğuk hava koşullarına da değinen Kazancı,“Çok soğuktu. Çok soğuktu. Aslında şöyle; o an hiçbir sıkıntı hissetmiyorduk. Soğuğun dışarıdaki insanlara ve çalışanlara çok zararı vardı. Fakat enkazdakilerin yaşam süresini, susuzluğa dayanma süresine bir tık olumlu etkisi olmuştu. Ben bunu enkaz içerisindeki yaralı vatandaşlarımızla konuştuğumuz zaman fark ediyordum. Doğru, bizim için soğuktu, dışarıda kalanlar için soğuktu. Fakat bir yaz dönemi olmuş olsaydı canlıların enkazda kalma süresini çok geriye çekerdi, çok kısaltırdı. Belki uzun saatler sonrasında çıkan canlı vatandaşlarımız o susuzluğa o soğuk sayesinde de bir miktar dayanabilmişlerdir diye düşünüyorum. Ama dışarı için zordu. Dışarı için zordu. Çok zordu.” ifadelerine yer verdi.

İtfaiye Daire Başkanlığı binasının aynı zamanda barınma merkezi hâline geldiğini belirten Kazancı, yaklaşık 4 bin kişinin burada kaldığını söyledi.

“AFETLERDEN DERS ÇIKARMALIYIZ”

Son olarak toplumsal bilinç çağrısında bulunan Kazancı, şu ifadeleri kullandı:

“Biz depremleri yaşıyoruz. Son dönemlerde farklı farklı afetleri de yaşıyoruz. Orman yangınlarından, sel su baskınlarından, heyelanlardan bahsedebiliriz. Fakat totalde toplum olarak bunlardan ders çıkarmamız lazım. Afetler oluyor, olabiliyor. Olabildiğince maksimum bir güvenlikle bunlara hazırlanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunu toplum olarak çünkü yaşadık. Bunları unutmadan, unutturmadan, bunlara hazırlığımızı en iyi seviyede tutmamız gerekiyor.”

6 Şubat’ta çocuklarını komşusuna emanet ederek enkaza koşan İtfaiye Çavuşu Mehmet Akif Kazancı’nın anlattıkları, Malatya’da yaşanan büyük felaketin hafızalardaki yerini bir kez daha gözler önüne serdi.

Muhabir: SİNEM HATUN DAVUT