Malatya’da son 20 gün içerisinde aynı şekilde “yalnız yaşayan yaşlı vatandaşların” evlerinde ölü bulunması dikkat çekti. Özellikle yalnız yaşayan yaşlı bireylerin peş peşe yaşamını yitirmesi, vatandaşlar arasında “tesadüf mü, yoksa başka bir neden mi var?” sorusunu gündeme getirdi.
“NÜFUSUMUZUN YÜZDE 11'İ 65 YAŞIN ÜZERİNDE”
Konuyu değerlendiren İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünal Şentürk,
“Yaşlı ölümlerinden ya da sessiz ölüm diye bahsettiğimiz bir durumdan ziyade bir toplumsal dönüşüm içerisinde bunu değerlendirmemiz gerekiyor. Toplumsal dönüşüm ya da toplumdaki yapı değişikliğinden kastettiğimiz modernleşme, sanayileşme ve kentleşme süreçlerini ortaya çıkartan bir yapı değişikliği ile karşı karşıyayız. Bu yapı değişikliği şu yönleriyle kendini gösteriyor. Birincisi üretim modelleri değişiyor. Yani istihdam dalına baktığımızda daha önceki toplumlarda hem dünyada hem Türkiye'de üretim daha çok tarım ve hayvancılığa dayanırken son yıllardaki değişikliklerle birlikte, teknolojinin değişikliği ile birlikte istihdam içerisinde, çalışan nüfus içerisinde sanayi ve hizmetler sektöründe çalışanların oranı artmakta. Bununla birlikte baktığımızda nüfusların önemli bir bölümü kırda, küçük şehirlerde değil büyük şehirlere doğru aktığını görüyoruz. Dolayısıyla bir kentleşme oranında yükselme ile karşı karşıyayız. Bu iki şey hem üretim modelinin değişmesi buna paralel olarak insanların daha çok kenti tercih ediyor olmasıyla birlikte baktığımızda ailenin tip ve işlev anlamında değiştiğini görüyoruz. Geleneksel geniş ailenin yerine bugün çekirdek aile kendini hissettiriyor, kendine bir etki alanı yaratıyor. Eğitim fırsatlarından faydalanan kadınlar istihdamda, çalışma hayatında daha çok kendisine yer bulabiliyor. Demografik olarak baktığımızda ise hem kent hem de sanayileşme ile birlikte doğurganlık oranının azaldığını bir sene öncesine göre her bir sene sonrası doğurganlık oranının düşüyor. Ama aynı zamanda insan ömrünün uzamasıyla birlikte toplam nüfus içerisinde 65 yaş üzerindeki nüfus artıyor. Buna bağlı olarak hem dünyada hem de Türkiye'de bir yaşlanma olgusuyla karşı karşıyayız. Yaşlanma olgusunu şöyle tarif ediyoruz. Yaşayan nüfus içerisindeki dilim yüzde 10'unu geçirse eğer geçerse eğer 65 yaşın üzerindeki nüfus o toplumun giderek yaşlandığını görüyoruz. Şimdi bu şekilde tanımladığımızda dünyada bugün 8.5 milyon milyar insan var. Bunun yaklaşık 900 milyon insanın 65 yaşın üzerinde. Türkiye'de tabii paralel olarak baktığımızda 85 milyon nüfusumuzun olduğu söyleniyor. Bugün nüfusumuzun yüzde 11'i 65 yaşın üzerinde. Dünyayla ve Türkiye'deki bu durum için gerontologlar ve yaşlılıkla ilgili çalışan sosyologlar, yaşlılığı sosyolojik açıdan inceleyen bilim insanları bu yaşlılığı tarif ederken beş tane kavram kullanıyorlar. Bir tanesi yaşlılığın artması yani insan ömrünün uzaması. İkincisi aktif yaşlanma dediğimiz bir olguyla karşı karşıyayız. Üçüncüsü, yaşlılığın kadınlaşması ki bundan kastettiğimiz yaşlılar içerisinde kadınların daha fazla yaşamalardan dolayı yaşlılığın kadınlaşması diye tarif ediyoruz. Dördüncüsü, yaşlıların yalnızlaşması. Beşincisi de meslekten arındırılması diye tarif ediyoruz”
ifadelerine yer verdi.
ÖLÜMLERDE KENTLEŞME VE SANAYİLEŞMENİN OLUMSUZ ETKİSİ
“Malatya'da son zamanlarda yaklaşık 20 gün içerisinde 6 ya da 7 tane yalnız yaşayan yaşlının ölüm haberiyle karşılaştık”
diyerek sözlerine devam eden Prof. Dr. Ünal Şentürk,
“Bizi ilgilendiren kısım ölümle ilişkilendirdiğimiz kısım, Malatya'da son zamanlarda yaklaşık 20 gün içerisinde 6 tane ya da 7 tane yalnız yaşayan yaşlının ölüm haberiyle karşılaştık. Yaşlılık evet bir taraftan artıyor ama yalnızlık da artıyor. Bu yalnızlık sadece yaşlıların bir meselesi değil. Çünkü bugün 85 milyonluk Türkiye'de ekonomik bağımsızlığını kazanmış, sağlıklı, yetişkin olarak tarif ettiğimiz bir nüfus kesimi, 18 ve 35 yaş aralığında bir kesim 17 milyon bekarımız var ve bunların büyük bir bölümü de evlenmeyi düşünmüyorlar. Bugün yetişkin olan insanların yakın bir gelecekte de evlenmeyeceğini düşündüğümüzde aslında gelecekte bu yalnız yaşayan yaşların artacağına yönelik de bir projeksiyon geliştiriyoruz. Yani evlenmediğiniz zaman eşiniz ve çocuklarınız olmadığı zaman 65 yaşını geçirdiğinizde yalnız kalacaksınız. Bugün gelinen noktada ise bu insanlar kaç yıldır devlete emek vermişler, evlenmişler, yuva kurmuşlar. Çocuk yetiştirmişler diye baktığımız bu yaşlılar neden acaba yalnız kaldılar diye bakarsak eğer bu kent değerleriyle alakalı bir durum. Yani daha önce o geniş geleneksel ailenin içerisinde yaşlılar saygınlıkları olan bir nüfus kesimiyken bilgi ve birikimi temsil ediyor iken çocukları anne ve babalarına bakmak konusunda kendilerini sorumlu hissediyorken sosyal değerlerimiz içerisinde yaşlılık önemli bir yer işgal ediyorken, bu kentleşme ve sanayileşme ile birlikte bunların her birinde bir geriye doğru değişim söz konusu. Bu saydığımız ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal değişiklikler bizi maalesef bencilleştiriyor, bireyselleştiriyor, maddileştiriyor. Sosyolojide kent çalışmalarında önemli birkaç tane insandan bahsedecek olursak Louis Wirth 'un bu konudaki tespitleri kent hayatının ya da metropol hayatlarının insanları maddiyatçı olduğunu hemen her şeyde olduğu gibi sosyal ilişkilerde de bu ilişkinin maliyetinin ne olduğuna yönelik bir analiz yaptığını bir muhasebe yaptığını söylüyor. Gerçekten de bugün baktığımızda bizler kentte doğmuş büyümüş eğitimli olan insanlar olarak duygularımızla değil de mantıklarımızla hareket etmeye başlıyoruz. Mantıklar hareket etmeye akıl hareket etmeye başlayınca maddi ilişkilerde maddiyatı aramak, bu bana zarar mı getirecek, fayda mı getirecek muhasebesi bizim tutum ve davranışlarımıza daha merkezi bir yer işgal etmeye başlıyor. Dolayısıyla akademik kariyerini düşünmek, eşine karşı mahcup olmamak, çocuklarına daha iyi anne babalık yapabilmek adına anneleri ve babaları terk eden, onların sorunlarıyla ilgilenmek onlara mantıklı gelmediğinden dolayı yaşlılarımız her geçen gün ya tek başına yaşamak durumunda kalıyorlar ya da kurum bakımı dediğimiz huzur evleri tarif ettiğimiz kurumlarda hizmet almaya başlıyor. İster kendi hanelerinde yalnız yaşasınlar isterse kurum bakımı alsınlar ki kurum bakımı da dışarıdan bakıldığında her türlü ihtiyaçları gideriliyor ama bizler biraz sosyal varlığız. Sosyal varlık olmamızdan kaynaklı da psikososyal ihtiyaçlarımız var. Bu kurum bakımından yeme, içme, temizlik falan yatağa barınma ihtiyaçlarımız gideriliyor ama yaşlılar kendilerini terk edilmiş, aciz ve düşkün olarak hissediyorlar ya da o kuruma terk edilerek kaderine terk edilmiş olarak düşünüyorlar. Bu onların istediği kadar yanlarında birileri olsun, yaşıtları olsun, akranları olsun yine de kendilerini yalnız hissetmelerine sebep oluyorlar. Konunun tabii ki iki boyutlu incelenmesi gerekiyordu. Bunu ilk boyutunu geride bırakmış oluyoruz”
diye konuştu.
DEPREM VE EKONOMİK SORUNLAR
Yalnız ölümlerin altında yatan nedenleri açıklamaya devam eden Prof. Dr. Ünal Şentürk,
“Şimdi evet yalnızlaşıyoruz, evet yaşlanıyoruz, bir de bizim karşımızda deprem diye tarif ettiğimiz bir afet var. Bu afet diye tanımladığımız deprem sadece bizi ekonomik ve fiziki yapı anlamında yıkmadı, yıkmaz. Ne yapar? Bunların yanı sıra yani ekonomik ve fiziki kayıplarımız yanı sıra bizim sosyal ilişkilerimizde büyük yıkımlara neden oldu. Yani depremden sonra yıkılan evlerimiz, altyapılarımız, okullarımız, hastanelerimiz, konutlarımızın yanı sıra kaybettiğimiz komşuluk ilişkilerimiz ortaya çıktı. Yıllara dayanan emekle inşa ettiğimiz ve hafızamızı tazelediğimiz bu mekanlarla birlikte komşuluk ilişkilerimiz geçmişimiz yavaş yavaş silindi ki, bu noktada yaşlılar daha dezavantajlı bir pozisyonda. Arkadaşını kaybeden, eşini kaybeden, yakınlarını kaybeden yaşlılar göç etme konusunda en muhafazakar olan bir nüfus kategorisidir. Yani dünya göç incelemelerine baktığımızda tarihseldir bu göç olgusu. Tarihin her döneminde nüfusun hep gençleri, dinamik nüfus diye tanımladığımız kitle göç etmiştir. Bu depremde de böyle olmuştur. Depremde de baktığımızda nitelikli nüfus kaybından bahsediyoruz. Birkaç gündür Malatya medyasında görüyoruz. Bu nitelikli nüfus hep genç nüfus. Burada kalan nüfus ise daha çok 60 yaşının üzerindeki bir nüfus. Dolayısıyla 65 yaşının üzerindeki olan yaşlı nüfusumuz burada kalırken bunlar eşlerini, dostlarını, arkadaşlarını, akrabalarını ya ölü olarak kaybettiler ya da göç ettiklerinden dolayı kaybettiler. Bir başka şey insana daha çok ihtiyacı olan bir dönemde bu insanlar yani 65 yaşın üstündeki olan insanlar sosyalleştikleri mekanlar olarak ki Malatya'da temsili iki yer söyleyebilirim. Biri Yeni Camii'dir, diğeri de Emekliler Parkı diye tarif ettiğimiz Malatya'nın çok merkezi bir yeridir. Bunlar birer toplanma alanı olduğu gibi yaşlıların kendilerini iyi hissettikleri, akranlarıyla, arkadaşlarıyla buluştukları, hemhal oldukları, sorunlarını paylaştıkları ve belki de sosyalleştikleri yegane yerlerden birkaç tanesiydi ki Malatya'daki her iki depremin sonrasında baktığımızda bu mekanlar çok büyük hasar aldılar. Dolayısıyla şu an onların yenileri de yapılamadığı için yaşlılar evden çıkmayı bu anlamda çok gerekli görmüyorlar. Bir yaşlı olgusu ile ilgili bir başka gerçeğe değinecek olursak yaşlılar bu kaybettikleri sosyal ilişkilerin yanı sıra baktığımızda yaşlılar ekonomik olarak da yaşlanıyorlar. Çünkü kanun gereği 65 yaşını geçtikten sonra gününü tamamladıktan sonra kamu kurumu kurumunda özellikle olmak üzere mecburen zorunlu sebeplerden dolayı emekli oluyorlar emekli olan herkes, her yaşlı doğal olarak üretimden uzaklaştığı gibi yani işe yarar olma psikolojisinden uzaklaştığı gibi ekonomik kayıplarla da karşı karşıya. Yaklaşık olarak maaşının yüzde 50'sini yüzde 40'ını kaybeden bu yaşlı aynı zamanda sağlık giderlerinin en fazla arttığı dönemdir. Dolayısıyla ekonomik olarak hem mağdur olan aynı zamanda sağlık giderleri artan bu yaşlı birçok ihtiyacını ertelemek durumunda kalmaktadır. Deprem bu anlamda bir kesişimsellik dediğimiz durum ortaya çıkardı. Yaşlı olmak bir dezavantajlılıktır. Deprem yaşamak ikinci dezavantajlılıktır, kesişti. Üçüncü kesişme ise yoksullaşan bir kitle ile karşı karşıyayız. Niye, çünkü yıkılan evini tamir ettirmek durumunda kalan, göç etmek durumunda kalan insanların doğal olarak en temel ihtiyaçları maddi ihtiyaçlar, bunların gidebilmesi gerekiyor. Bunlar harcamaların artmasıyla birlikte yaşlı nüfusun daha da yoksullaşmasını beraberinde getirdi. Bir başka şey biyolojik olarak bizim bir değişim döneminden geçtiğimiz dönem insanın en çok değişimler yaşadığı bir biyolojik fizyolojik değişim yaşadığı dönem 65 yaşın üzerindeki olduğu dönemdir. Buna biz biyolojik ritim diyoruz, biyolojik takvim diyoruz. O yaş geçtikten sonra ne kadar kendinizi iyi hissederseniz, hissedin. Eski hareketiniz, kabiliyetinizi yitiriyorsunuz. Hatırlama güçlüğünü çekiyorsunuz. Algılama güçlüğünü çekiyorsunuz. Hareket edemiyorsunuz vesaire. Bu durumla birlikte hastalıkların peş peşe takip ettiği bir dönemde daha çok bakıma, daha çok desteğe tedavilerin yapılmasına, tanının konulmasına, ilaçların alınmasına, kontrollerin takip edilmesine ihtiyacımız olduğu dönemde. Deprem bu anlamda bu insanları daha çok sağlık hizmetlerinden faydalanmalarının önünü kesti. Özellikle de kış mevsiminde olmalarından dolayı. Bu insanlar gerektiği zaman uzman hekimlere ulaşamadılar. Ulaştıkları zaman ikinci kez, üçüncü kez gidip kontrollerini yapamadılar. İlaçlarını yazdıramadılar. Bundan dolayı da belki de kaderlerine küserek yavaş yavaş bunu da tercih etmiş olabilirler. Çünkü bunların nasıl öldüklerine dair biz bizim bir elimizde bir bilgi yok. Sadece yalnız yalnız öldüklerini biliyoruz. Belki de takip edilmesi gereken ilaçlarını, alması gereken ilaçlarını son 6 aydır almamışlardır. Belki kontrol olmaları gereken, tahlil sonuçlarının takip edilmesi gereken bu insanlar 1 senedir, 6 aydır bunu takip edememişlerdir. Bu sağlık hizmetlerinden faydalanamamışlardır. Bunları biz biliyoruz ki birilerinin desteğiyle ancak yapılabilecek şeyler. Eğer yanında torunu, oğlu, kızı olmayınca, komşusu olmayınca bu anlamda bu destek ajansı dediğimiz alanlardan mahrumiyet bu insanların giderek kendilerini ölüme de terk ettikleri gerçeğini de karşımıza çıkartıyor. Bu anlamda belki adına intihar diyemeyiz ama gerekli adımların atılmaması da sağlıklarının da takip edilmemesi de bir tür bu anlamda bir intihar türüdür. Bunu sosyolojide Durkheim intiharın bir sosyal olgu olduğu tezini ortaya koyduğu eserinde üç tane önemli intihar türünden bahseder. Bunlar bencil intiharlardır, elcil intiharlardır, bir de anomik intiharlardır. Sağlık hizmetlerinden faydalanamamak, ekonomik ihtiyaçlarını karşılama noktasındaki kaynaklardan mahrumiyetle toplumun koruyucu, kollayıcı özelliklerinin işlevlerinin yerine getirilmemesinden dolayı böyle bir intihar türü bencil intiharlardan bir tanesi olarak işaretlenebilir. Deprem aynı zamanda sosyal değişimin de çok hızlı olduğu bir dönemdir. Sosyal değişimin hızlı olduğu dönemlerde de belirsizlikler, kuralsızlıklar ve normsuzluklar yani var olan düzenin yıkılıp yerine yenisinin inşa edilmemesi durumunu yine biz anomi olarak tarif ediyoruz, böyle durumlarda da intihar olayları çok artar. Dolayısıyla böyle bir duruma dayalı olarak sağlık hizmetlerinden faydalanılmaması, kendini bu anlamda evine hapsetmiş olması, çıkmaması, çıkmak isteğini, heyecanını, moralini kendisinde bulmaması yine bu anlamda da belki bir sessiz ölüm diye tarif ettiğimiz bir olguyla karşımıza çıkartmış diyebiliriz”
cümlelerine yer verdi.
MUHABİR: HANİFE SARI